Şehirler Hakkari

Evliya Çelebi

Yeni Üye

Hakkari
Plaka No 30
Bölge Doğu Anadolu
Yüzölçümü 7.095 km²
Nüfus 267.813
Nüfus Yoğunluğu 38 kişi/km²
Telefon kodu +438
Rakım 1756 m
İlçe sayısı 5
Hakkâri, eski ismi Çölemerik (Kürtçe: Colemêrg, Süryanice: ܐܰܟ݁ܳܪܳܐ Aqqare), Hakkâri ilinin merkezi olan şehirdir. Türkiye'nin en güney doğusundadır.

Hakkâri Merkez, Yüksekova, Şemdinli ve Çukurca ilçelerine bağlı 4 Belde, 122 Köy, 368 Mezra, bu yerleşim birimlerinde şehir merkezlerinde 239.455, kırsal kesimde 97.126 toplam 336.581 nüfus bulunmaktadır. Yörenin %87,6 sı dağlık %10,3 ü platoluk %2,1 ovalıktır.

Hakkâri konumu ve coğrafi yapısı itibarıyla pek çok medeniyete ev sahipligi yapmıştır. Hakkâri, Med, Pers, Selevkos, Abbâsi, Selçuklu, Moğol, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlı hâkimiyetini görmüştür. Unesco tarafından dünya mirâsı içine alınmıştır. Ters lalesi ile ünlüdür. Hakkâri ili balcılık alanında ülke geneline katkı sağlamaktadır. Ayrıca şehir merkezine yakın mesafede kayak merkezi bulunmaktadır.

YAZILI TARİH ÖNCESİ DÖNEMDE HAKKÂRİ


Hakkâri coğrafyası sahip olduğu derin vadiler, su kaynakları ve nehirler, bitki çeşitleri, ormanlar ve yabani hayvanlar sayesinde ilkel insanın; barınma, korunma ve yeme-içme gibi en temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği uygun bir yaşam alanı olmuştur. Bu nedenle yazılı tarih öncesi çağlardan bu yana, ilkel avcı-toplayıcı insan topluluklarının yaşadığı yerlerden biridir. Yörede yapılan araştırmalar, bu topraklarda MÖ 100.000- 40.000’lere tarihlenen orta Paleolotik dönemden başlayarak kısa süreli yerleşmeler olduğunu ortaya koymaktadır. Kılıç Kökten, 1961’de Yüksekova’da bulduğu Obsidyen- Volkanik cam gereçlerinden yola çıkarak bölgedeki ilk yerleşmelerin bu döneme ait olduğunu belirlemiştir. Hakkâri bölgesindeki Geverok (Yüksekova), Mezraa (Beytüşebap), Çatak ve e Han (Çukurca) bölgelerinde kayalar üzerine işlenmiş binlerce insan ve hayvan resimleri ile çeşitli motifler tespit edilmiştir. Bunlar Türkiye ve Yakın Doğu’nun en büyük açık hava müzesini oluşturmaktadır. Bu kaya resimlerinin genel bir değerlendirme ile günümüzden önce 9000- 4000 yılları arasında yapıldığı anlaşılmaktadır.

Hurri Kökenli Boylar : Hz. Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’na otur- masından günümüze kadar Hakkâri bölgesi kesintisiz bir yaşam alanı olmuştur. Hakkâri bölgesinin ilk sakinleri MÖ. 3000 yılından itibaren burada yaşayan Hurri kökenli boy ve aşiretlerdir. MÖ. XIII. yy’da Hurri- Mitani Devletinin zayıflamasıyla Hurriler bölünmeye başladı. Hakkâri bölgesinde bulunan altın, gümüş, simli kurşun, bakır, demir, kükürt ve arsen yatakları hem Mezopotamya hem de Doğu Anadolu’da kurulan uygarlıklar için her zaman önemli olduğu için bu bölgedeki maden kaynaklarına sahip olmak isteyen Asur kralları bu küçük beylikleri hâkimiyetleri altına almak istemişlerdir. Bu dönemde Hurri kökenli Nairi, Habhi, Şupria ve Hubuşkia’lı prensler Asurlulara altın, gümüş, kurşun, bakır ve demiri haraç olarak vermişlerdir. Asurluların; Nairi (nehirler ülkesi) ve Uruatri (dağlar ülkesi) ülkesi adını verdikleri bu bölge halkı ile Asurlular arasında MÖ. XIII’den IX. yy’ın ortalarına kadar bu mücadele devam etti. Bu mücadeleler Asur yazıtların- da betimlenmiştir. Bu yazıtlara göre bu bölge, “Nairi Ülkeleri” adı altında bazen 43 bazen de 60’a ulaşan ve Asurluların (Sarrani) dediği yöneticiler tarafından yönetilmiştir. Asur kralı I. Salmanassar’ın (MÖ 1274-1245) bir yazıtında şöyle denilmektedir: “Uriadri ülkesi ayaklandı. Ordumu harekete geçirdim ve güçlü dağ kalelerine doğru sefere çıktım”. Başka bir yazıtta ise: “sekiz ülkeyi ve bunlara ait askeri güçleri ele geçirdim. 51 kenti zaptettim, yaktım, mallarına haraç olarak el koydum. Tüm Uriadri ülkesini üç günde Tanrım Assur’un ayaklarına dize getirdim.” I. Salmanassar’ın oğlu I. Tukulti Ninurta’ya (MÖ 1244-1208) ait bir yazıtta da şöyle denilmektedir: “Patikalardan benden önce hiçbir kralın bilmediği, yolu olmayan uzak dağları geçtim. Nairi ülkesinin 43 kralı savaşmak için karşıma dikildi. Onlarla savaştım ve saltanatlarına son verdim.” Yine Asur kralı I. Tiglat Pileser (MÖ. 1114-1076) “Nairi Ülkelerinin 60 kralını, kendilerine yardıma gelenlerle beraber Yukarı Deniz’e (Van Gölü) kadar kovaladım” demektedir. Bu yazıtlardan anlaşıldığı gibi bu seferlerin düzenlendiği Uruadri ve Nairi diye tabir edilen bölgeler Van Gölü’nün güneyine düşen dağlık Hakkâri bölgesine tekabül etmektedir. M.Ö. IX. yy’ın başlarından itibaren Asurluların güneyden gelen saldırılarına karşı koymak üzere Hurri kökenli Uriatri ve Nairi kökenli boy ve oymaklar birleşerek Urartu devletini kurdular.

Uruatri - Nairi ve Hakkâri : Tuşba (Van) merkezli Urartu devletinin kurulmasıyla Hakkâri bölgesi Musul (Asur) ve Tuşba (Urartu) arasında savaş arenasına döndü. MÖ. IX. ve VIII. yy’lara kadar bölge birçok kez Asurluların saldırısına uğradı. MÖ. IX. yy’ın başlarından itibaren Hakkâri bölgesi çivi yazılı Asur kaynaklarında Hubişkia Ülkesi olarak adlandırılmaktadır. Bu isim Asurlular tarafından verildiğinden yöre halkının hangi ismi kullandığı bilinmemektedir. Hubuşkia ismi Asur kralı II. Tukulti Ninurta (MÖ 890-884) döneminden itibaren kullanılmaya başlanmış ve MÖ. 879’da davet edilen diplomatlar arasında sayılmıştır. Asur kralı III. Şulmanu- Aşerid (MÖ. 858- 824) bölgeye 5 sefer düzenlemiş, Hubuşkia ve çevresindeki birçok kenti yakıp yıkmış ve Hubuşkia kralı Kaki’nin güçlü kalesi Silaia’yı zaptetmiştir. II. Sargon’da MÖ. 714’de Hubuşkia kralı İanzi’yi huzuruna kabul etmiştir. Son olarak Hubuşkia adı Aşşur- Ahaiddin (MÖ. 680- 669) döneminde geçmektedir. Urartu Devletinin kurulması ve Hubuşkia’nın da ona bağlanması ile artık Asur- lular karşısında güç kazanarak maden haracı vermeyi bırakmışlardır. Urartular ve Hubuşkia kralları döneminde Hakkâri bölgesinde yüksek düzeyli bir uygarlık ortaya çıkmıştır. Bu bölgedeki zengin maden yatakları ve bunlardan yapılan üretim bu uygarlığın gelişmesinde en önemli amillerden biri olmuştur. Yine bu bölgede bulunan kaleler, dev evleri, su bendleri, yollar, yayla kentleri vb. mimari yapıtlar, günlük yaşamda kullanılan metal araçlar ve süs eşyalar bu uygarlığın ulaşmış olduğu seviyeyi göstermek açısından önemlidir. Bu bölgede sadece hayvan besiciliği ve maden üretimi değil aynı zamanda gelişmiş sulama tesisleri ile tarıma da büyük önem verilmiştir. Şimdiye kadar tespit edilen 30’dan fazla sulama tesisi bunun göstergesidir.

Hakkâri bölgesinde yeterli arkeolojik çalışmaların yapılmamasından dolayı kayıtlarda geçen Hubuşkia, Ukku, Uasi, Muşaşir ve Tuşba’yı (Van) Muşaşir ve Güney Urmiye kıyılarına bağlayan Ordu Yolu vb. yerlerin tam olarak nereye tekabül ettikleri kestirilememektedir. Buna rağmen Hubuşkia’nın Hakkâri merkeze, Uasi bölgesinin Hırvata yakınlarındaki Urşe köyü kalıntılarına, Muşaşir’in Yüksekova’daki Mıçiçır köyüne ve Ordu Yolu’nun da Van- Yüksekova- Şemdinli güzergâhı üzerinden Revandız’a ulaştığı iddia edilmiştir.

Hakkâri Stelleri ve Mezar Odaları : Hakkâri kent merkezinde 1997-2000 yılları arasında yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular arkeoloji dünyasında büyük bir heyecan yarattı. 1998 yılında Hakkâri Kalesinin kuzeybatı eteklerinde on biri erkek savaşçılara ve ikisi kadınlara ait olmak üzere 13 adet dikme taş (stel) bulundu. MÖ. 1450 ile 1000’li yıllar arasına tarihlenen ve yerel bir dağ hanedanlığına ait olduğu düşünülen bu stellerin ölmüş ataları anmak için bir tür mezar taşı olarak yapıldığı tahmin edilmektedir. Bilindiği gibi insan biçimli taş stel dikme âdeti Hint- Avrupa kökenli halkların doğudan batıya göçleri ile beraber görülmeye başlanmıştır. 1999 yılında bu stellerin 19 metre kuzeyinde bir mezar odası bulunmuş olup bu mezar içerisinde 75 kadar insana ait kemikler ile beraber çok sayıda çanak- çömlek, madeni, kemik, taş ve pişmiş topraktan oluşan günlük kullanım aletleri bulunmuştur.

Bu kemiklerin MÖ. XIX ve XVII. yüzyılları arasına tarihlendiği saptanmıştır. Yine 1997 yılında Gazi mahallesinde ikinci bir mezar odası bulunmuştur. Mezarda 11 kişiye ait iskelet ve günlük yaşamda kullanılan aletler bulunmuştur. 2000 yılında arkeolojik çalışmaların aniden durdurulmasıyla bu arkeolojik bulguların tam anlamıyla kimlere ait olduğu sarahatle saptanamamışsa da bunların Hurri kökenli Turukkular ile bir ilgisi olduğu düşünüldüğü gibi Hubişkia prenslerine ait olduğu da söylenmiştir.

Asur ve Kimmer saldırıları sonucu zayıflayan Urartuların MÖ. 560 yılında Medlerin saldırısı sonucu yıkılmasıyla birlikte bölge sırasıyla; Medler (MÖ. 585-550), Persler (MÖ. 550-331), Büyük İskender (MÖ. 331-323), Atropoten Satraplığı (MÖ. 323-312), Selökidler (MÖ. 312-82), Tigran (MÖ. 82-66), Roma- Part (MÖ. 66- MS. 193), Arsaklılar MS. 193-297), Sasaniler (297-627) gibi devletlerin egemenliği altına girmiştir. Fakat bu devletlerin dağlık Hakkâri coğrafyasına ne kadar nüfuz edebildikleri belli değildir.

Kardukhlar ve Hakkâri : Hakkâri bölgesi hakkında bilgi veren en önemli kaynaklardan birisi Xsenephon’a ait “Anabasis” isimli eseridir. MÖ. 400 yıllarında Pers kralı II. Dara’nın ölümünden sonraki kardeş kavgasında Artakserkes’e karşı küçük kardeşi Kyros’u destekleyen Yunanlı kuvvetlerin içerisinde bulunan Xsenephon, Erbil yakınlarında yapılan savaşta Kyros’un öldürülmesinden sonra “Onbinlerin Dönüşü” adını verdiği bu yenik Yunan ordusunun ülkelerine dönmek için geçmek zorunda olduğu dağlık Hakkâri bölgesinde karşılaştıkları olayları eserinde anlatmıştır. Bu güzergâhın Botan Çayı veya Zap Suyu olduğuna dair farklı görüşler olmasına rağmen Xsenophon bu nehrin doğusunda kalan bölgenin Kadukh halkının ülkesi olduğunu bildirdiği için her halükarda burası dağlık Hakkâri coğrafyasına tekabül etmektedir. Xsenophon, Ermeniler ve Persler ile komşu olup Pers egemenliğini tanımayan ve son derece savaşçı bir halk olan Kardukhlar'ın Yunanlılardan daha kullanışlı ve rahat evlerde yaşadıklarını, gelişmiş bir sanat, askeri ve tarımsal teknik aletlere sahip oldukları gibi pek çok ayrıntıyı yazmıştır. Xsenephon’un bahsettiği Kardukh bölgesi Tevrat’ta da Kardu, Kardo, Kardunya, Kurdanayta, ve Kardun şeklinde Van Gölü ile Musul arasındaki bölge için kullanılmıştır.

İSLAM DÖNEMİNDE HAKKÂRİ


İslam’ın Hakkâri Bölgesine Gelişi : İslam’ın ortaya çıkışından kısa bir süre önce 627’de bölge Sasanilerin elinden çıkıp Bizans yönetimine geçen Hakkâri’nin fethi Vakıdi tarafından ayrıntılı bir şekilde aktarılmıştır. İlk olarak İslam orduları Ra’sulayn (Serekani) ve Karkisya bölgelerini muhasara ettiğinde buraların hükümdarları olan Şehriyaz ve Ermanus’un yardım istediği kişiler arasında Hakkâri emiri Hür b. Salih’in ismini anar. İyaz b. Ganem, Cizre’ye yöneldiğinde buranın hâkimi Hür b. Salih el Hakkâri, İslam’ın çağrısına olumlu cevap vererek Müslüman oldu. Bu emir halkı ile Müslümanlar arasında sulh antlaşması düzenleyerek İslam’ı öğretecek muallimler istedi. Bu dönemde Cizre’den ülkesini yöneten emirin elinde pek çok kale vardı. Böylece Hakkâri bölgesinin tamamı 639 ve 640 yıllarında Müslümanların denetimine geçti. Musul’un doğusundan Salmas ve Urmiye’ye kadar olan güney ve kuzeydoğu bölgeleri ise Utbe b. Furked es Sülemi tarafından 641’de fethedildi.

Emeviler ve Abbasiler Döneminde Hakkâri : Emeviler döneminde (681- 750) Hakkâri bölgesinin bağlı olduğu Musul, Emevi ailesinin önemli simalarından Said b. Abdulmelik ve Muhammed b. Mervan b. Hakem gibi valiler tarafından yönetildi. Bu sonuncusu son Emevi hükümdarı II. Mervan’ın babasıdır. Abbasiler (750-1258) döneminde de Musul güçlü valiler tarafından yönetildi. VIII. yy’dan itibaren bölgede huzursuzluklar baş göstermeye başladı. Cafer b. Fehercis Dasıni (838), Davud b. Rehzad el-Kurdi (890), Muhammed b. Bilal el- Hezbani (906) gibi Musul’un kuzeyindeki aşiretler birçok isyan gerçekleştirdiler. Abbasilerde merkezi yönetimin zayıflamasıyla Musul’a hâkim olan Hamdaniler (929-991) Hakkâri emirleri ile akrabalık bağları kurarak bölge üzerinde etkinlik kurmaya çalıştılar. Erdemışt, Za’feran, Kawaş ve Şabaniye kalelerini ele geçirdiler. Fakat Aşeb, Hıror, Cedidiye, Gırsora gibi kaleler Hakkârili emirlerin elinde kaldı. Buveyhiler (932-1062) Abbasilerin merkezi Bağdat’ı aldıktan sonra 945 ve 948 yıllarında Musul’u yöneten Hamdaniler üzerine iki sefer düzenlediler. Hakkâri emirleri bu savaşlarda Hamdanilere yardım etti. 979 yılında Hakkâri kaleleri üzerine yürüdüler. Hakkârililer kışın yaklaşmasından dolayı kalelerinde savunmaya geçtiler. Fakat günler geçtikçe kar yağmadı ve muhasara da uzadıkça uzadı. Bunun üzerine Büveyhi emiri Alauddevle’nin eman vermesi sonucu teslim oldular. Teslim olmalarından bir gün sonra kar yağdı. Büveyhiler sözlerinde durmayarak Hakkâri emirlerinin hepsini Musul ve Me’lesa arasında darağacına astı. Hakkâri bölgesinde büyük tahribatlar yapıldı. 984 yılında Hakkâri Kürtleri Musul’a saldırarak yağma faaliyetinde bulundular. Büveyhilerin Musul üzerindeki etkisi 990’a kadar devam etti. Bu tarihten 1095 yılına kadar Musul Ukaylilerin elinde kaldı.

Büyük Selçuklular Döneminde Hakkâri : Orta Asya’da kurulan Selçuklu Devleti- nin bölgeye tam olarak yerleşmesinden önce Oğuz boyları Horasan ve İran üzerinden bölgeye akmaya başladılar. Yağma ve talan faali- yetlerinde bulunan Oğuz boyları gittikleri her bölgedeki Müslüman halklar için çok ciddi sorunlar çıkardılar. Revadi hükümdarı Vehsudan, Oğuzların ileri gelenlerinden bir bölümünü öldürünce Urmiye’deki Oğuzlar buradan kaçarak 1040’ta Hakkâri bölgesi üzerine saldırdılar. Hakkâri bölgesine giren Oğuzlar, Hakkârililer ile yapılan savaşta onları yenerek obalarını ve mallarını ele geçirip kadın ve çocuklarını esir aldılar. Ancak daha sonra bölgenin içerisine doğru ilerleyince bölge halkı onlara saldırarak mağlup ettiler. Aralarında önemli Oğuz liderlerinin de olduğu yüz kadar kişiyi de esir aldılar. Bunun üzerine kalanlar dağılarak etrafa kaçtılar. Oğuzlar 1042’de Zozan üzerinden Cizre’ye geçerek Musul’u işgal ettiler. Bunun üzerine Ukayliler, bölgedeki aşiretlerin yardımıyla Oğuzları yenerek dağıttılar.

Büyük Selçuklular 1056’da Musul’u yö- netimleri altına aldı. 1095 yılından 1127 yılına kadar içinde Hakkâri’nin de bulunduğu Musul ve Cezire bölgesi Selçuklu valileri tarafından yönetildi. Özellikle bu valilerden Küyuş Bey döneminde 1115 yılında Hakkâri ve Zozan bölgesindeki kaleler ele geçirildi. Çok sert bir politika izleyen valinin korkusundan Kürtler daha içerideki sarp bölgelere sığındılar. Aslında Büveyhilerin yıktığı kaleleri yenileyip başka kaleler de inşa eden Hakkâri emirleri Musul valilerini korkutmaya başlamışlardı. Fakat bu saldırılar ile etkinlikleri azaldı.

Zengi Atabeyleri ve Hakkâri : Musul’da Selçuklu komutanlarından İmadeddin Zengi tarafından kurulan Zengi Atabeyleri (1127-1222) döneminde Musul’un kuzeyindeki Hakkâri bölgesinde birçok kaleye sahip üç önemli yönetim vardı. Bunlar; Akre ve Şuş bölgelerinde Hamidi, Aşeb ve Culemerg bölgelerinde Hakkâri ve şimdiki Zaho ve Beytüşebab bölgelerinde Mihrani beyleri idi. 1133’te Abbasi halifesinin Zengilere ait Musul’u kuşatmasında bu emirlikler halife ordusuna yardım ettiler. İmadeddin Zengi bölgede hâkimiyetini pekiştirip Haçlılara karşı siyasî ve askerî mücadele başlatmak istiyordu. Bunun için bölgedeki Arap, Kürt ve Türkmenlere ait emirlikleri yönetimi altına almak istedi. Bu amaca uygun olarak 1133 yılında Akre ve Şuş bölgelerini Hamidilerden aldı. Bunun üzerine Zengi’nin zararından emin olmak isteyen Hakkâri emiri Ebu’l- Hayca Abdullah b. Halil b. Merzuban Meştub el- Hakkari, 1133 yılında Aşeb kalesinden (Duhok ile İmadiye arasında bulunan Sersıng’e 6 km. uzaklıktaki Aşewa’da bulunmaktadır) çıkarak Musul’da Zengi’yi ziyaret etti. Ebu’l- Hayca, küçük oğlu Ali’yi kendi yerine Aşeb Kalesinde, bü- yük oğlu Ahmed’i ise Nişe kalesinde bırakmıştı. Hakkâri emiri aynı yıl içinde Musul’da ölünce Nişe kalesinde (Hakkâri’nin Işıklı köyü) olan büyük oğlu Ahmed, babasının yerine geçmek için Aşeb kalesine hareket etti. İki kardeş arasındaki ihtilafı fırsat bilen Zengi, Aşeb kalesini ele ge- çirdi. Ali ve abisi Ahmed’in akıbetleri hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. Fakat Ahmed’in oğlu Ali, Selahaddin’i Eyyubi’nin meşhur kumandanlarından Seyfeddin Ali b. Ahmed el- Meştub el- Hakkâri’dir. 1133-1142 yılları arasında Hakkâri kaleleri üzerine düzenlenen seferlerde Gırsora, Gocice, Nişe ve Celbab kaleleri alındı. 1242’de Aşeb kalesi yıkılarak şimdiki İmadiye kalesini kuruldu ve oraya idareciler atandı. Zengi aynı zamanda Mihranilere ait kaleleri de zabtetti. Seyfeddin Gazi de babasının siyasetini takip ederek 1146’da büyük bir ordu ile Hakkâri’nin daha iç bölgelerinde kalan Hırur, Gırsora, Melesi, Maberma, Bakza ve Nisbas kalelerini ele geçirdi.

Selahaddin’i Eyyubi ve Hakkâri : Haçlı seferleri (1096-1187) neticesinde haçlılar Filistin, Suriye ve Anadolu’nun önemli bir kısmında etkinlik kurmuşlardı. Büyük Selçuklular (1130-1162) ve Zengiler (1127-1222) döneminde Hakkâri’de iki önemli şahsiyet sivrilmişti. Bunlardan Şeyhu’l-İslam Ali b. Ahmed b. Yusuf el- Hakkâri (ö. 486/1094), Derış köyünde kurduğu zaviye ile ve Şeyh Adi b. Müsafir el-Hakkâri (ö. 557/1162) ise Laleş’te kurduğu Adevi tarikatı tekkesi ile bölgede ciddi bir ilmi ve kültürel canlanma gerçekleştirmişlerdi. Bu iki mektepten yetişen birçok âlim, komutan ve emir bölgede önemli roller üstlendiler. Özellikle Selahaddin-i Eyyubi’nin haçlılara karşı yaptığı savaşlarda Selahaddin’in etrafında Hakkâri- li birçok savaşçı toplandı. Selahaddin’i Eyyubi, önce Fatımilere daha sonra haçlılara karşı mücadeleye girişti. Eyyubi Devletini kuran Selahaddin’in başkomutanı Hakkâri emirlerinden Seyfuddin Ali b. Ahmed el-Meştub el-Hakkâri idi. Bu emir Akka kalesini Fransız, İngiliz ve Alman ordularından müteşekkil haçlı ordusuna karşı cesaretle savunmuştur. Yine Selahaddin’in baş danışmanı Ziyauddin İsa b. Muhammed el-Hakkâri olup, Mısır’ın fethine katılmış ve Şirkuh’tan sonra Selahaddin’in sultan olmasın- da büyük rol oynamıştır. Büyük bir cesarete ve askeri dehaya sahipti. Hakkârililer, Selahaddin ile beraber Şam ve Mısır bölgelerine yayılarak büyük bir nüfuz elde ettiler. Şam, Halep, Humus, Rakka, Kudüs ve Kahire gibi birçok yerde Memluklerin son dönemine kadar önemli sayıda Hakkârili emir, vali, naib, komutan, kadı ve âlim yaşamıştır.

Moğol İstilası ve Hakkâri : Ortaçağ’da İslam dünyasını olumsuz etkileyen en önemli olaylardan birisi Moğol istilası olmuştur. Mısır dışında İslam âleminin tamamını yönetimleri altına alan Moğol deryası içerisinde küçük bir ada gibi duran Hakkâri bölgesi birçok kez Moğol istilasına uğradı. İlk olarak Moğollara karşı Anadolu Selçuklu sultanı II. İzzeddin Keykavus’un yardımına giden Hakkâri emirlerinden Şerafeddin Ahmed b. Balas ve Şerafeddin Muhammed b. Şeyh Hasan 1257’de Moğollar tarafından öldürüldüler. Moğol sultanı Hülagu, 1258’de Bağdat’ı ele geçirerek Abbasi Devleti’ne son verdi. Bu esnada Moğol askerleri Şerafeddin Celali adında bir emir ile birlikte Culemerg bölgesine saldırdı. Hülagu, Bağdat’ı aldıktan sonra Hakkâri’nin doğusundaki Merağa’yı başkent edindi. 1259’da Şam diyarını almak için ordusu ile beraber Merağa’dan hareket ederek Van- Aladağ üzerinden Hakkâri dağlarına girdi. Orada buldukları herkesi öldürerek Cizre’ye vardılar. Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi Hakkâri emirleri Moğollar tarafından çepeçevre sarılmalarına rağmen onlara boyun eğmemişlerdi. Moğollar 1260’da Mısır Memluk Sultanı Baybars ile yaptıkları Ayn Calut savaşında yenildikten sonra durdurulabildiler. Bu yenilgiden sonra Moğollara tabi olmak istemeyen emirler Mısır’a giderek Sultan Baybars’ın yanına koştular. Bu emirlerden birisi de 1262 yılında Mısır’a giden Hakkâri emiri Mir Seyfeddin Mengelan b. Ali el- Hakkâri idi. Bu emir oğulları Esededdin Musa, Taceddin Ali ve yeğeni Fahreddin Ali’den ( Berazgır kalesi emiri) oluşan 300 atlı ile birlikte Sultan Baybars’a katıldılar. Hakkâri beyleri Moğollara boyun eğmedikleri için Memlukler tarafından oldukça iyi karşılandılar. Sultan Baybars, ona Mısır’da kalmak ya da Erbil’in ikta olarak kendisine verilmesi şeklinde iki seçenek sundu. O, Erbil’in kendisine ikta edilmesi teklifini kabul etti. Bunun üzerine Baybars ona hilat giydirip sancak vererek Erbil’e gönderdi. Seyfeddin Mengelan Erbil’e gitti. Ordusuyla şehre saldırdı ve şehirde bulunan Moğol askerlerini katlederek kadın ve çocuklarını esir aldı. Daha sonra 1262’de Erbil yakınlarında Moğollarla yapılan bir savaşta hayatını kaybetti.

HAKKÂRİ BEYLERİ VE BEYLERİN KÖKENİ


Hakkâri emirleri etkin oldukları Hakkâri’nin güneyindeki (Duhok ve İmadiye) kadim kalelerini kaybedince XII. yy’ın birinci yarısından XIII. yy’ın ortalarına doğru, kuzeyde daha korunaklı olan Culemerg’e çekilerek yönetimlerini yeniden kurdular. 1849’da yıkılışına kadar devam eden Hakkâri emirlerinin soyu, yukarıda bahsedilen Mir Seyfeddin Mengelan b. Ali el- Hakkâri’ye dayanmaktadır. Biz bu hanedanı Mengelan olarak isimlendirebiliriz. Bunlardan önce de Aşeb kalesinde Ebu’l- Hayca b. Abdullah b. Halil b. Merzuban el- Hakkâri’ye (ö. 1133) dayanan başka bir hanedan vardı. Bu hanedanı da Marzuban hanedanı olarak isimlendirebiliriz. Bu iki hanedanın birbirinin devamı olup olmadığı hakkında elimizde herhangi tarihi bir veri bulunmamaktadır.

Hakkâri emirlerinin kökeni ile ilgili bilgi veren ilk kaynak olan Fadlullah el- Ömeri’nin (ö.1348) “et- Ta’rifu bi- Mustalih’iş-Şerif” isimli eserinde şu bilgileri aktarmaktadır: “Kendi dö- nemimdeki Culemerg (Hakkâri) emiri İmadeddin b. Eseduddin Musa b. (İmadeddin) Mucella b. (Eseduddin) Musa b. (Seyfeddin) Mengelan’dır. Bu emir nesebi itibari ile Utbe b. Ebu Sufyan el-Emevi’ye ulaşır. Bütün Kürtler kendisine büyük bir saygı duyar ve onu kendileri için bir melik ve hükümdar olarak kabul ederler.” Bu bilgileri Mir İmadeddin’in Culemerg kadısının kendisine göndermiş olduğu bir mektuptan aldığını ifade etmiştir. Buradan anlaşıldığı gibi Hakkâri emirleri ilk olarak Emevi kökenli olduklarını iddia etmişlerdir. XV. yy’dan sonra ise Abbasi kökenli olduklarını iddia etmişlerdir.

İlhanlılar Döneminde Hakkâri : İlhanlılar adını alan Moğollar ile Memlukler arasındaki çekişmede Hakkâri beyleri Memlukler ile işbirliği yaparak bağımsızlıklarını korudular. Babasının Erbil yakınlarında öldürülmesinden sonra I. Esededdin Musa Akta’, Culemerg’deki kalesine çekilerek birçok kalesini tekrar Moğollardan geri aldı. I. Esededdin ile baş edemeyeceğini anlayan İlhanlılar onunla antlaşma yapmak zorunda kaldılar. El- Ömeri, İlhanlılar ile başarılı mücadelesini şu şekilde anlatır: “Dağ ehli (Hakkârililer) dışında Moğollarla savaş yapabilecek yiğitler kalmadı. Moğollar onları yenme konusunda büyük umutsuzluğa kapıldılar. Anladılar ki okları onlara işlemeyecek. Bunun üzerine mecburen onlarla anlaştılar.” İlhanlı tahtına oturan Argon 1286’da 16 bin kişilik bir orduyu Hakkâri bölgesi üzerine gönderdi. I. Esededdin Musa Akta’ öldükten sonra oğlu I. Mir İmadeddin Mecli, ondan sonra da onun oğlu II. Mir Esededdin Musa yönetimin başına geçmişlerdir. El- Ömeri, onun hakkında: “Geniş bir ülkenin sahibidir. Öyle bir dereceye ulaşmıştı ki çağdaşı olan hükümdarlar tarafından kendisine büyük bir önem atfedilirdi, İlhanlı hükümdarları ve Mısır Memlukleri kendisine büyük bir değer verirler ve sözünü dinlerlerdi” demektedir. Melik Esed Camisi’nin bu dönemde yapıldığı düşünülmektedir. Ölümünden sonra yerine el- Ömeri’nin çağdaşı olan oğlu II. Mir İmadeddin Mecli geçti. Onun hakkında da şu bilgileri vermiştir: “Şimdiki mirleri Melik İmadeddin Mecli’dir. Bu emir, ilim ve fazilet sahiplerini pek sever. Memleketine ilim maksadı ile gelenlere büyük değer verir.” Bu dönem Hakkâri beylerinin en parlak dönemlerinden biridir. El- Ömeri: “Bir şah gibi sözü dinlenirdi. Emirlerine itaat edilirdi. İçerisinde birçok kale, belde ve geniş bir halkın olduğu büyük bir hükümdarlığa sahiptir” diyerek bunu ifade etmiştir. Bu dönem- de Hakkâri’de Kadı Kudatlık Kurumu kurulmuş olup birçok cami, mescit ve vakfiye yapılmıştır. Bunlardan Van ve Vestan (Gevaş) bölgelerini yöneten II. İmadeddin Mecli’nin amcası İzzeddin Şir b. İmadeddin b. Esededdin’in adı 1315 tarihli bir vakfiyede geçmektedir. Gevaş’ta bulunan Halime Hatun kümbeti (1335) de II. İmadeddin Mecli’nin kardeşi İzzeddin tarafından yapılmıştır. İlhanlı Devletinin, zayıflayıp yıkılmaya yüz tutması ile Hakkâri emirleri Van bölgesini yönetimleri altına almışlardır. 1507 yılına kadar Van kalesi Hakkâri beylerinin elinde kaldı.

Timurlular, Karakoyunlular ve Akkoyunlular Döneminde Hakkâri : II. Mir İmadeddin Mecli’nin ölümünden sonra yönetimin başına oğlu I. İzzeddin Şir geçti. 1386 yılında Timur (Doğu) Bayezid şehrini aldıktan sonra Van ve Vestan üzerine yürüdü. Melik İzzeddin Şir iki günlük bir direnişten sonra Van kalesinden indi ve Timur’a bağlılığını bildirdi. Timur Van Kalesi’ni al- dıktan sonra İzzeddin Şir’e atalarından miras kalmış olan memleketini eskisi gibi mülkiyet olarak geri verdi ve bunu bir fermana dönüştürerek kendisine verdi. Gevaş’ta bulunan İzzeddin Şir Camii bu dönemde yapılmıştır. İzzeddin Şir’in Muhammed ve Sultan Ahmed adında iki oğlu ile Urmiye bölgesinde hüküm süren Bahaeddin ve Vestan’da hüküm süren Melik Esed isimli kardeşi vardı. Timur’un bölgeden ayrılmasıyla Karakoyunlu Kara Yusuf bölgeyi denetimi altına almaya çalıştı. I. İzzeddin Şir ile Karakoyunlular arasında birçok savaş yapıldı. 1398’de Kara Yusuf, I. İzzeddin Şir’i yakalayıp esir etti. Ardından Karakoyunlu askerleri Kırıkdağ Vadisi’ne geçerek Culamerg’e kadar her yeri yağmaladı, yakıp yıktı. 1420’de Timur’un oğlu Şahruh bölgeye gelerek Karakoyunlu hâkimiyetine son verdi. Bu esnada I. İzzeddin Şir ve oğlu, Şahruh’a bağlılıklarını bildirmiş ve ona yardım etmişlerdi. Şahruh bölgeden ayrılınca Karakoyunlu İskender Mirza, Şahruh’un müttefiki olan I. İzzeddin Şir’e savaş açtı. I. İzzeddin Şîr 1423’de vefat edince oğlu Muhammed yönetimin başına geçti. Fakat İskender Mirza aynı yıl onu da öldürdü. Ardından kardeşi Sultan Ahmed ve amcası Bahaeddin Bey de öldürüldü. İskender Mirza, neredeyse Hakkâri beylerine son verecekti. 1425 yılında Van Kalesi’ne saldırdı. Kalede bulunan Sultan Ahmed’in oğlu Melik Esed kaleden çıkmayı başararak Culemerg’e gitti. Böylece Hakkâri beyleri mutlak bir yok oluştan kurtuldu. I. İzzeddin Şir’in oğlu Muhammed’in Piri Bey ismindeki oğlu 1431’de Van ve Vestan bölgesini Karakoyunlulardan geri aldı. Piri Bey’den sonra Hakkâri yönetimine oğlu II. İzzeddin Şir geçti. Bu emir Uzun Hasan ve oğlu Sultan Yakup döneminde hüküm sürdü. Akkoyunlular arasındaki taht kavgasında Sultan Yakup’un oğlu Baysungur’un tarafını tuttu. Bunun üzerine Süleyman Bijenoğlu isimli Akkoyunlu komutanı Baysungur’un destekçilerini ortadan kaldırmak istedi. II. İzzeddin Şir Bey’in ordusunu yenerek onu esir aldı (1491) ve daha sonra da öldürdü. Vestan’daki (Gevaş) İzzeddin Şir Camiinin yanındaki medrese bu emir tarafından yaptırılmıştır.

Şah İsmail ve Hakkâri : II. İzzeddin Şir’den sonra Van’da yöneti- min başına geçen oğlu Zahid Bey kendi adına altın, gümüş ve bakır sikkeler bastı. Bu dönemde Şah İsmail Akkoyunlu Devletini yıkarak Safevi devletini kurdu. Anadolu’daki Türkmenler üzerindeki nüfuzunu kullanarak Osmanlı devleti için büyük bir tehlike arz etmeye başladı. Şah İsmail, sünni Kürt beyliklerini ortadan kaldırmayı ve bunların yerine kendi adamlarıı atamayı düşündü. Bu amaçla 1507 yılında Bayram Bey komutasındaki on bin kişilik bir orduyu Van kalesi üzerine gönderdi. Zahid Bey, 1500 adamıyla beraber aniden kaleden çıkarak Bayram Bey’in karargâhına saldırdı. Hazırlıksız yakalanan Safevi askerlerinden çoğunu öldürdü. Bayram Bey ordusunu toparladıktan sonra Van Kalesi’ni muhasara etmeye başladı. Üç aylık bir muhasaradan sonra Zahid Bey bir gece yarısı kaleden çıkıp Hakkâri bölgesindeki başka bir kaleye geçti. Bu tarihten sonra Hakkâri emirleri bir daha Van kalesinde hüküm süremediler. 1508 yılında Şah İsmail’in yanına giden 11 Kürt emiri tutuklanarak zindana atıldı ve bunların ülkelerinin alınması için askeri kuvvetler gönderildi. Bu meyanda Div Sultan Rumlu, Hakkâri memleketini almak amacı ile görevlendirildi. Fakat bu görevinde başarılı olamadı.

OSMANLILARIN BÖLGEYE GELİŞİ VE HAKKÂRİ SANCAĞI


Safevilerin bölgeyi ele geçirmesi üzerine aralarında Zahid Bey’in oğlu Melik Bey’in de ol- duğu birçok Kürt beyi, İdris-i Bitlisi öncülüğünde bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim’e biat edip Safevilere karşı mücadele konusunda söz verdiler. Zahid Bey 1514’de birçok Kürt Beyi ile beraber Çaldıran savaşına iştirak etmiş ve Tebriz’in alınmasında bulunmuştu. Melik Bey, 1534’de Van Osmanlılar tarafından alınıncaya kadar oradaki Safevi kuvvetleri ile çatışma halinde oldu. Fakat Van ancak 1548’de tamamen Osmanlılara bağlandı. Böylece Osmanlının bölgeye tam hâkim olması ile beraber Hakkâri beyleri, Hak- kâri sancağı adı altında Osmanlıya bağlandı.

Zeynel Bey : Zahid Bey öldüğünde ardında iki oğul bırakmıştı. Bunlardan Melik Bey Bay kalesinde, Seyyid Muhammed Bey ise Vestan’da (Gevaş) hüküm sürüyordu. Melik Bey, yeğeni Yakup Bey’in teşviki ile Van valisi İskender Paşa tarafından öldürüldü. Melik Bey’in öldürülmesinden sonra 1551’de Hakkâri sancağının yönetimi oğlu Zeynel Bey’e verildi. Seyyid Muhammed’in oğlu Yakup Bey, Pınyanış Aşiretinin yardımıyla Culemerg’e saldırdı ve Zeynel Bey’i kaçmaya mecbur bıraktı. Zeynel Bey, Amêdiye Bey’i Sultan Hüseyin’e sığındı. Sultan Hüseyin’in teşviki ile İstanbul’a gitti. Safevilerin bu durumu kullanmasından korkulması ve Seyyid Muhammed’in Şehzade Mustafa ile İran arasında arabuluculuk yaptığı iddiası nedeniyle Rüstem Paşa, Van valisi İskender Paşa’ya emir göndererek Seyyid Muhammed’in öldürülmesi ve yerine Zeynel Bey’in yönetimin başına getirilmesini emretti. Van valisi Seyyid Muhammed Bey’i yakaladı ve Van Kalesine hapsetti. Fakat oğlu Yakup Bey, Culemêrg’i ele geçirdi. Diğer taraftan Zeynel Bey İstanbul’dan Culemerg’e doğru gelirken Botan Bey’inin tuzağına düştü. Adamlarının çoğu öldürüldü ve kendisi de ağır yaralandı. Fakat Botan emiri Bedir Bey’in hanımının yardımları sayesinde kaçınılmaz bir ölümden kurtuldu. Yaraları iyileştikten sonra Yakup Bey’in yönetimi ele geçirdiğini öğrenince tekrar İstanbul’a gitmeyi düşünürken Rüstem Paşa’nın görevden uzaklaştırıldığını duydu (1553). Bunun üzerine Safevilere sığındı. Rüstem Paşa’nın tekrar veziriazam olduğunu duyunca İstanbul’a gitti. Bu sefer Rüstem Paşa ona iltifat etmeyip kendisine Bosna’da bir zeamet verdi (1555). Zeynel Bey’in Bosna’da kısa bir süre kaldıktan sonra Osmanlı ve İran arasında yeni bir savaş çıktı. Yakup Bey, İranlılar ile yakın ilişki içinde olduğundan Zeynel Bey Hakkâri Beyi olarak atandı. İstanbul’dan Van valisine gön- derilen bir emirle Yakup Bey’in yakalanması istendi. Yakup Bey yakalanarak hapisteki babası Seyyid Muhammed Bey ile birlikte öldürüldü. 12 yıl savaşları olarak adlandırılan 1578-1590 arası Osmanlı- Safevi savaşlarında Hakkâri sancağı etkin olarak bu savaşlara katıldı. Bu meyanda 1585 yılında Zeynel Bey, Vezir Osman Paşa öncülüğünde Azerbaycan’ın fethi esnasında Merend şehri yakınlarında vuku bulan bir savaşta öldürülmüş ve ardından 1587 yılında naaşı Culemerg’e getirilerek yaptırmış olduğu medresenin avlusunda defnedilmiştir.

Zekeriyya Bey : Zeynel Bey’in vefatından sonra Hakkâri hâkimliğine Zeynel Bey’in oğlu Zekeriya Bey geçti. Zekeriya Bey’in yönetimi üzerinde iki yıl geçtikten sonra Bosna’da bulunan diğer kardeşi Zahid Bey ona karşı çıktı. Harekete geçen Zahid Bey, yönetimi ele geçirmek için Derec (Yüksekova Kışla Tepesi) Kalesine geldi. Yaşananlardan haberdar olan Zekeriya Bey, acele bir şekilde Dizec Kalesini kuşattı ve kardeşi İzzeddin Şir, Zahid Bey ve Zahid Bey’in iki oğlunu öldürdü. Zahid Bey’in oğlu Melik Bey bir fırsatını bularak kaleden kaçtı ve İstanbul’a gitti ve oradan Hakkâri sancağının kendisine verildiğine dair bir hüküm çıkarttı. 1588’de Tebriz valisi Cafer Paşa’ya yazılan bir hükümle Hakkâri’nin Melik Bey’e verildiği ve Melik Bey’in yönetime getirilmesi için emrindeki bir kısım asker ile ona destek olunması emredildi. Bunun üzerine Zekeriya Bey, İmadiye hâkimi Seyyid Han Bey’e sığındı. Melik Bey de Culemerg’e gelerek yönetime geçti. Fakat iki ay geçmeden halk Melik Bey’in hırsından usandı ve kendisinden yüz çe- virerek bir mektup yazıp Zekeriya Bey’e gönderdiler. Melik Bey’in durumunu Tebriz de işitmiş olduğundan onu İstanbul’a gönderdiler. Melik Bey orada öldü. Bunun üzerine Vezir-i Azam Sinan Paşa’nın da desteği ve yardımı sayesinde divandan, Hakkâri sancağının eski usul gereğince “hediye” ödemesi şartıyla Zekeriya Bey’e verilmesi konusunda bir emirname çıkarıldı.

Yahya Bey : Zekeriya Bey, Hakkâri’yi oğulları ara- sında paylaştırmıştı. Buna göre Yahya Bey Çatak’ta (Şaxê), Zeynel Bey de Nordız’da hüküm sürüyordu. Elbak’ta (Başkale) ise yeğeni Hasan Bey sancakbeyi idi. En büyük oğlu Yahya Bey, güçlenince Culemerg’i alarak babasının yerine geçmek istedi (1611). Zekeriya Bey, durumu öğrenince Culemerg’i tahkim ederek Elbak’a kaçtı. Culemerg’i kuşatan Yahya Bey, babasının yeni kuvvetlerle Culemerg üzerine geldiğini öğrenince barışa meyletti ve herkes eski konumuna döndü. Bu dönemde Zekeriya Bey’in etkinliği oldukça azalmıştı. Daha sonra Zeynel Bey ve abisi Yahya Bey birleşerek Culemeg üzerine yürümeye karar verdiler. Zekeriya Bey bunu duyunca diğer oğlu Şerefhan’ı, Şah Abbas’a göndererek yardım talebinde bulundu. Bunun üzerine Van beylerbeyliği, Hakkâri yönetiminin Yahya Bey’e verilmesi için bir hüküm çıkarttı. 1613’de Yahya Bey, Hakkâri beyi olarak atandı. Zekeriya Bey Urmiye’ye kaçtı. Fakat Şah Abbas, Zekeriya Bey’e bir yardımda bulunmayınca, o ve oğlu Şerefhan tekrar Yahya Bey’in yanına geldiler. 1615’te Osmanlı Devleti Revan’ı almak amacıyla İran’a savaş açtı. Bu meyanda Yahya Bey 1616 yılında kuvvetleriyle Urmiye bölgesindeki Safevi kuvvetlerini vurdu. Van valisi Tekeli Paşa ile beraber Selmas yakınlarında yapılan savaşta Safevilerin Tebriz beylerbeyi Pir Budak Han’ı öldürerek yendiler. Şah Abbas’ın Merend’e geldiği duyulunca Tekeli Paşa, Yahya Bey’e haber göndererek şaha doğru gittiğini ve kendisinin de gelmesini istedi. Han Hızır (Zernek Barajı yakınlarında) denilen yerde Yahya Bey, Tekeli Paşa’ya yetişti. 1617 yılı Ramazan’ın 27’sine denk gelen bu tarihte Tekeli Paşa, geç geldiği için Yahya Bey’e hakaret etmeye başladı. Bunun üzerine Yahya Bey hançer ile Paşa’yı vurdu. Bunu gören Van askeri, Hakkâri askerlerine saldırdı. Bu çarpışmada Yahya Bey ile beraberindeki ileri gelenlerden bazılarını öldürdüler. Yahya Bey ardında İmadeddin, Tatarhan, Mir Kasım, Süleyman, Rüstem ve Şir Bey adında beş evlat bıraktı. Yahya Bey’in öldürülmesinden sonra Zekeriya Bey Culemerg’e doğru gelerek yönetimin başına geçti. Anlaşıldığı kadarıyla ömrünün kalanına sorunsuz olarak devam etti. 23 Mart 1629’da 68 yaşındayken öldü.

Şerefhan ve Mir İmadeddin : Zekeriya Bey’in ölümünden sonra oğlu Şerefhan Bey, Hakkâri Beyi oldu. Şerefhan Bey, yeğeni İmadeddin’e Çehrik Kalesini verdi. İmadeddin, İran ile Osmanlı arasındaki stratejik Çehrik kalesine gidince konumunu güçlendirmeye başladı. Ne Osmanlı Devletine ne de Safevilere bağlılığı kaldı. Aksine Hakkâri sancağını Şerefhan’dan almak için girişimlere başladı. Bunun için önce Elbak bölgesine saldırıp talan etti. Şerefhan, Elbak’ın düşmesinden korktu. Çünkü Elbak düşerse Culemerg çok rahat bir şekilde düşerdi. Bunun üzerine Elbak üzerine çok kanlı savaşlar oldu. Şerefhan’ın kuvvetleri dağılınca Elbak halkı, İmadeddin’e tabiiyetlerini bildirdiler. Şerefhan, Elbak’ın düştüğünü öğrenince İmadeddin’e karşı tek başına savaşamayacağını anladı. Bu arada Safevi şahı Şah Safi 1632 yılında Gürcistan ahalisini baştanbaşa kendisine bağlayarak Tebriz’e geldi. Bunu duyan Şerefhan bir adamını şaha göndererek İmadeddin’e karşı yardım istedi. Van’ı almak için eline iyi bir fırsatın geçtiğini anlayan Şah, Şerefhan’ın ulağına istedikleri yardımı göndereceklerini bunun için Bey’inin ordusunu hazırlamasını söyledi. İmadeddin’e karşı Şerefhan’a yardım bahanesiyle sınıra yaklaşan Şah, 1633 Eylül’ünde ani bir hücumla Van’a saldırarak İskeleyi aldı. Ardından Şerefhan’a “önce Van’ı alalım sonra beraber Çehrik’i alırız” diye haber gönderdi. Bu esnada Vali Murtaza Paşa, Van Kalesinde savunmaya geçti. Murtaza Paşa, Şerefhan’a mektup göndererek Hakkâri Bey’ine güvenlerinin tam olduğunu söyleyerek yardım istedi. Şerefhan çok kötü bir duruma düşmüştü. Bir yandan Şah bir yandan da Paşa kendisinden yardım istiyordu. Bu fırsatı çok iyi değerlendiren İmadeddin, Murtaza Paşa’nın yardımına koştu. Safevi ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. Murtaza Paşa, Şerefhan’a karşı İmadeddin’i Hakkâri Beyi olarak atadı. Van’a gelen İmadeddin 1633’da kı- şın ortasında Culemerg’e ulaşarak kaleyi kuşattı. Kale düştü ve Şerefhan öldürüldü. Sultan IV. Murad, 1635’te düzenlediği Revan seferi dönüşü sırasında İmadeddin’in Osmanlı ile ilişkileri bozulmaya başladı. Bu yıl içerisinde Mir İmadeddin’in Müküs (Bahçesaray) sancağı üzerinde nüfuz kurmaya başladı. Osmanlı yönetiminin o sancaktan çıkmasını isteyen emirlerini dinlemedi. Yönetimden uzaklaştırılması ve yerine amcası Zeynel Bey’in getirilmesi için karar verildi. Fakat İmadeddin hükümden çekilmeyi reddetti ve Osmanlı da onu yönetimden uzaklaştırmaya güç yetiremedi. Ama 1640’da Hakkâri Beyi İmadeddin, Van valisi Hasan Paşa tarafın- dan öldürüldü. Hakkâri halkı arasında Miremadi olarak bilinen İmadeddin iyi bir şair olup bazı şiirleri günümüze ulaşmıştır. Yerine Şerfehan’ın oğlu III. İzzeddin Şir geçti. III. İzzeddin Şir döneminde Van’a gelen Evliya Çelebi (1655) Hakkâri’ye gelmemekle beraber seyahatnamesinde Hakkâri hakkında şu malumatları vermiştir: “Van Eyaletindeki azl kabul etmez hükümetleri bildirir. Evvela cümleden şebih Hakkâri hükümeti ali Abbasdan: Van’ın kıble tarafında Vestan ve Şatak kalesi aşırı Culemerg’de sakin olan ulu bir hanlıktır ki 47 bin askere maliktir. Cümlesi metruş, çar derb, muhib, bedçehre, cesur bir ka- vimdir. .... Her biri kırk ellişer dirhem tüfek atar. O kadar iyi nişancıdırlar ki pireyi gözünden vururlar. Arkalarında birer Kürt kalkanı, ellerinde gopal dedikleri çevganları vardır. Başlarında alaca serbendleri üzerinde çifte teller ile süslerler. ..... Sonra her birisinin on adamdan dönmesi (korkması) ihtimali yoktur. Hatta Van kulu arasında bir adam gazaba gelip bir hasmına hücum eylese “Hakkâri çelosu gibi pabucu eline giymiş gelir” derler, darbı meseldir. İşte Hakkâri’nin bu mertebe on iki bin tüfek endazı vardır. Savaş esnasında kırk elli bin tüfekçisi olur. Amma bu on bini ulufe aylıklı bahadırlarıdır.” III. İzzeddin Şir Bey’in kardeşi Hüsrev Paşa da Pizan Kalesinde (Başkale’de) hüküm sürmüştür. Burada bir medrese kurarak 1663’de vefat etmiştir. III. İzzeddin Şir Bey kırk yıllık bir yönetimden sonra yaşlılık, çaresizlik ve hastalık gerekçeleriyle yönetimden el çektirilmiştir. Hakkâri kalesinde kendi adına bir cami inşa etmiştir.

İbrahim Bey : III. İzzeddin Şir’in ölümünden sonra Hakkâri’nin yönetimi (1691) torununun oğlu olan İbrahim Bey’e verildi. İbrahim Bey, Hakkâri’nin en önemli beylerinden birisidir. Meydan Medresesi 1701’de kendisi tarafından yapılmış- tır. İbrahim Bey, Muhammed Bey’in oğludur. İbrahim Bey ve babası Muhammed Bey dönüşümlü olarak beylik yapmışlardır. İbrahim Bey babasının yönetimi döneminde Elbak sancağını yönetmiştir. İbrahim Bey ve babası Muhammed Bey, Van valisi Köprülüzade Abdullah Paşa döneminde İran ile vuku bulan savaşlara etkin olarak katılmışlardır. İbrahim Bey’den sonra yerine mezar taşında 1780’de öldüğü belirtilen oğlu Abdullah Bey geçti. Abdullah Bey ölünce yönetime oğlu Kerimhan Bey’e geçti. Kerim- han Bey 1784’te yönetimden çekildi. Ardından kardeşi Mustafa (Pertev) Bey geçti. Bu dönem Osmanlı ve İran arasındaki sınır sorunları ve Van valisi Derviş Paşa meselesi nedeniyle karmaşık bir dönemdir. 1803-1817 arasında Rusya ile savaş halinde olan İran, Hakkâri beylerini kendi tarafında olmaya zorlamaya başladı. Hem Derviş Paşa’nın zulmü hem de Abbas Mirza’nın Rusya’ya karşı yardım baskısına daha fazla da- yanamayan Hakkâri Bey’i Mustafa Bey 1814’da İran’a tabi oldu. Derviş Paşa’nın Osmanlı Devletine isyan etmesinden dolayı yakalanarak 1819’da idam edilmesinden sonra Mustafa Bey, Van’a gelerek tekrar Osmanlı Devletine tabi oldu. 1822’de oğlu Muhammed Nasrihan Bey, babasına karşı isyan etti ve babasını yönetim- den uzaklaştırdı. 1822-1823 tarihlerinde İran, Somay ve Bıradost bölgelerine asker sevk ederek bölgedeki ileri gelenleri ele geçirdi. Böylece bu topraklar fiilen İran’ın denetimine geçti. Muhammed Nasrihan’ın yönetimi bir yıl sürmeden ölünce Mustafa Bey tekrar yönetime geçti. Mustafa Bey 1825’te vefat etti. Bir şiir divanı bulunan Mustafa Bey şiirlerinde “Pertev” mahlasını kullanmıştır. Yerine yönetimde oldukça yetersiz olan İshak Bey geçti. Fakat üç ay sonra görevden azledildi. Bundan sonra Hakkâri yönetimine Mustafa Bey’in torunu Nurullah Bey geçti. Nurullah Bey, Hakkâri’nin en son beyi oldu.

Hakkâri Beylerinin Sonu : 1830’lu yıllara gelindiğinde Hakkâri beyleri eski ihtişamlı günleri geride bırakmıştı. Osmanlı Devletinin 1839’da ilan ettiği Tanzimat Fermanı ile merkezi yönetimin güçlendirilmesi ile iktisadi denetim sağlanması ve yerel iktidarların ortadan kaldırılması sağlandı. Böylece ülkenin her tarafı merkezden atanan memurlar aracılığı ile yönetildi. Bunun sonucu olarak yerel beyler yönetimlerini kaybetti. Ayrıca Tanzimat Fermanı ile Osmanlı tebaası olan Müslüm ve Gayrı Müslimlerin eşit sayılması ile beraber geleneksel olarak Hakkâri Bey’ine bağlı olan Nesturiler vergi vermekten vazgeçtiler. Zaten 1800’lü yıllardan 1914’e kadar Batılı devletler tarafından gönderilen misyonerler aracılığıyla Hakkâri bölgesindeki Nesturiler, komşularına karşı oldukça kışkırtılmıştı. Bütün bunlar yerel beylerin merkezi yönetime ve kendilerine yıllık vergilerini ödemeyi reddeden Nesturiler ile çatışmaya başlamasına neden oldu. Nesturilerin Hakkâri beylerine tabi olmaktan yüz çevirmeleri nedeniyle Nurullah Bey, Cizre emiri Bedirhan Bey’den yardım istedi. Bunun üzerine Botanlı Bedirhan Bey on bin kişilik bir kuvvetle en güçlü Nesturi aşireti olan Tiyariler üzerine yürüyerek birçoklarını öldürdü. Mar Şemun Musul’a kaçarak canını zor kurtardı. Avrupa ülkelerinin, Bedirhan Bey’in cezalandırılması için Osmanlı devleti üzerinde baskı kurması ile Osmanlı devleti bu fırsatı kendi açısından değerlendirmeye çalıştı. 1846’ya gelindiğinde Bedirhan Bey, Nurullah Bey ve Han Mahmud liderliğinde Kürt beyleri bir ittifak kurarak Osmanlı Devletine isyan ettiler. 1846’da Nesturilere yönelik ikinci bir harekât daha yaptılar. Zaten bölgeye sefer hazırlığı içinde olan Osmanlı Devleti, büyük bir ordu göndererek kanlı çatışmalardan sonra Bedirhan Bey ve Han Mahmud’u yakalayarak sürgün etti. Nurullah Bey ise Müşir Osman Paşa’nın çağrısına olumlu cevap verdiği için Hakkâri müdürü sıfatıyla yerinde bırakıldı (1847). 1848‘de eski Hakkâri Beyi yeni Hakkâri Müdürü Nurullah Bey isyan ederek Osmanlı yetkililerini epey uğraştırdıysa da yaklaşık bir buçuk yıl sonra isyanı bastırıldı. Nurullah Bey İran hududundaki Berdesor Kalesi’ne çekilmiş, daha sonra kendisi ile Osmanlılar arasında arabuluculuk yapan Nehri Şeyhi Seyyid Tâhâ’nın garantörlü ğünde vali Mahmud Esad Paşa’ya 1849’da teslim oldu. İstanbul’a getirildikten sonra Girit’e sevk edildi. 1861 yılında İstanbul’da vefat etti. XII. yy’ın başlarından itibaren 1847’e kadar yönetimleri devam eden Hakkâri beyleri; 24’ü Osmanlı döneminde olmak üzere otuz beş (35) emirden oluşmuştur. Bu tarihten itibaren Hakkâri, merkezden atanan vali, kaymakam veya müdürler tarafından idare edildi.

TANZİMAT SONRASI HAKKÂRİ


Bölgedeki yerel beylerin kaldırılmasıyla 1852’den sonra Van, Mardin ve Cizre ile birlikte Hakkâri eyaleti adı altında yeniden teşkilatlandırıldı. 1855’te Van eyaleti kurulunca Hakkâri Sancak olarak Van’a bağlandı. Hakkâri sancağına; Hakkâri, İmadiye, Mahmudi, Albak, Çolemerik, Gever, Beytüşşebab, Çal, Nasturi, Diri, Tiyari Ulya ve Sufla kazaları bağlandı. 1856 tarihli salnamede, Hakkâri Van eyaletine bağlı bir sancak merkezi olarak görülmektedir. 1858 tarihinde ise Hakkâri ve Musul iki sancak olarak Van eyaletine bağlandı. Bu durum 1866’ya kadar devam etti. 1866’da Van eyaleti kaldırılarak Hakkâri ile birlikte Erzurum vilayetine bağlandı. 1877‘de Van yeniden vilayet olarak kurulunca Hakkâri sancak ola- rak buraya bağlandı. 1881 tarihinde Hakkâri, yeniden ayrı bir vilayete dönüştürüldü. Ama 1889’da tekrar sancak olarak Van vilayetine bağlandı. Buna göre; Liva Merkezi, Elbak, Gevar, Şemdinan, Mahmudi, Norduz, Çal, Mamurat’ul-Hamid, Beytüşşebab, Oramar ve İmadiye olmak üzere 11 kaza, 50 nahiye ve 1272 köyden oluşmaktaydı. 1890 salnamesine göre Hakkâri; 11 kaza 54 nahiye ve 1272 köy den oluşmaktadır.

1892 Devlet Salnamesi'ne göre, Van Vilayeti; Van Merkez Sancağı ve Hakkâri Sancağından oluşmaktadır. Hakkâri Sancağının 1892'deki merkezi Elbak (Başkale) idi. Aynı salnameye göre, Hakkâri Sancağının kazaları, sırasıyla şunlardır: Elbak, Gever,

Şemdinan, Mahmudi (Saray), Mamüretül-Hamid (Hoşap), Beytüşşebap, Culemerg ve İmadiye. 1898’de kaza sayısı 6’ya düşmüş olup 43 nahiye ve 769 köy görünmektedir. 1903 Devlet Salnamesi'nde aynı idari bölünme korunmakla birlikte, Beytüşşebap ve İmadiye kazalarının Hakkâri Sancağı'na bağlı olmadığı görülmektedir. 1916'da ise, yine Van Vilayeti'ne bağlı olan Hakkâri Sancağı, Culemerg, Gever, Şemdinan, Mamüretür-Reşad, Muradiye (bugün Van'a bağlıdır), Beytüşşebap ve Hoşap (günümüzde Van iline bağlı ) kazalarından oluşmaktaydı. Hakkâri, 1924 yılında merkezi Culemerg olarak vilayet oldu. 20 Mayıs 1933’te Van iline bağlı bi ilçe haline getirilen Hakkâri, 4 Ocak 1936’da tekrar il yapıldı.

Osmanlı’nın Son Döneminde Hakkâri : XIX. yy’ın ikinci yarısından itibaren Nakşibendiliğin Halidiye kolunun bölgedeki en önemli temsilcisi olan Seyyid Taha, klasik Kürt imaretlerinin kalkmasıyla beraber bölgede başvurulan bir makam olmaya başladı. Şemdinli’nin idari merkezi olan Nehri köyünde faaliyetlerini yürüten Seyyid Taha, 1826-1828 İran-Rus savaşında Rusya’nın bölgede etkisini artırdığı dönemde İran yönetimindeki Kürt aşiretlerinin Osmanlı lehinde tavır almalarına çalışmış ve bunda başarılı olmuştur. İran Şahı Muhammed Şah ile iyi ilişkiler geliştirmiş ve bunun sonucu olarak Şah, tekkesinin giderleri için kendisine İran tarafında bulunan birkaç köyün geliri bağışlamıştır. 1853'te Kırım Savaşı patlak verince Seyyid Taha, Dağıstan'daki Şeyh Şamil ile birlikte Ruslar'a karşı cihad ilan etti. Seyyid Taha'nın ölümünden sonra kardeşi Seyyid Salih, bu işe devam etti. Amcasının 1864’deki ölümü üzerine Nehri tekkesi postuna Seyyid Taha’nın oğlu Seyyid Ubeydullah geçti.

Döneminde çok etkin bir şahsiyet olan Seyyid Ubeydullah’ın Nehri’deki tekkesi her gün farklı sınıflardan 500-1000 kişiyi ağırlıyordu. O, sorun ne kadar küçük olursa olsun gelen kişi ile yakından ilgileniyordu. Ev hayatı oldukça sade idi. Halk ona derin bir sevgi ve saygı gösteriyordu. 93 harbinde (1877-1878) müritleri ile beraber Ruslara karşı savaştı.

Birinci Dünya Savaşı ve Hakkâri’de Rus İşgali : Rusların Urmiye bölgesinde etkinliklerini artırmasıyla Nesturiler ile yakın ilişkiler kurmaya başladılar. 1906’da Mar Şemun Bünyamin ile Rus diplomatları arasında gerçekleşen görüşmede Patrik, Rus diplomatı Tilmen’e, Ruslar Van’ı ele geçirip Nesturileri silahlandırabilirse 40.000 kişilik bir ordu hazırlayabileceğini, bu orduyla Bitlis- Musul arasındaki yerleri Rusya adına işgal edebileceğini bildirdi. Bu arada 1910 yılında Osmanlının Urmiye fahri konsolonsu olarak çalışan Baz köyü (Çanaklı) Nesturilerinden Ağa Petros Ruslar lehine çalışarak Urmiye havalisindeki 15.000’e yakın Nesturi’nin Rus Ortodoks mezhebine girmesini sağladı. Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz Van Valisi Tahsin Paşa, Mar Şemun’a haber göndererek savaş esnasında Rusya’ya yardım etmemesini ya da en azından tarafsız kalmasını buna karşın Nesturilere yönelik iyileştirmeler yapılacağını bildirdi. Ama buna rağmen Rus konsolonsu Bidinski’nin Kasım 1914’te Mar Şemun’a gön- derdiği adamları Patriğin isyana hazır olduğunu bildirdiler. Aralık 1914’te Sarıkamış yenilgisi ve Halil Paşa komutasındaki ordunun Dileman’da hezimete uğramasıyla Ruslar Van’a ulaştılar. Bu arada 18 Nisan 1915’te Nesturiler Kırıkdağ bölgesinde Mar Şemun öncülüğünde toplanarak Ruslar ile beraber Osmanlı ve Kürt aşiretlere karşı savaş kararı aldılar. Aslında Nesturi aşiret reisleri ve Mar Şemun’un amcası Nemrud Efendi bu fikirde değildiler. Fakat Mar Şemun ve papazlar kendi düşüncelerini kabul ettirdiler. Ardından Mar Şemun Rus komutanı Çernobuzov ile Selmas’ta görüştü. Burada kendisine 300 tüfek ve 150.000 mermi verildi ve 20.000 tüfek sözü verildi.

Bu arada Hakkâri eşrafından bir grup Dez köyünde Mar Şemun’u ziyaret ederek onun tavrını öğrenmek istediler. Orada Mar Şemun’un eski hukuku çiğnediğini ve Ruslar ile birlik halinde olduğunu öğrenince Culemerg’e dönüp 1915 Mayıs’ının 21’inde bölgeyi terk ederek Irak’a göç ettiler. Mar Şemun 10 Mayıs1915’te Rus komutanı ile bir görüşme yaparak Nesturileri Rusya yanında savaşmaya çağırdı. Osmanlı birliklerinin Bitlis'e çekilmesinden yararlanan Ruslar, daha da güneye ilerleyerek 23 Mayıs 1915 'te Hakkâri’yi ele geçirdiler.

Bunun üzerine Haziran 1915’te Musul Valisi Haydar Bey öncülüğünde ordu birlikleri ve Hakkâri- Bahdinan aşiretlerinin yoğun olarak katıldığı kuvvetler güneyden Nesturiler üzerine yürümeye başladı. Çukurca’nın Kurudere köyünde karargah kuran bu ordu üç yönden Nesturiler üzerine gidince Mar Şemun İran’daki Rus komutandan yardım istedi. Fakat Rus yardımı gelmeyince Ekim 1915'te bir yarma harekâtı düzenleyerek Selmas'taki Rus hatlarının gerisine sığındılar. Böylece Nesturilerin de bölgeden çekilmesiyle Hakkâri tamamen insandan arındı. İran'daki Rus yönetimi, sayıları 40.000'i bulan bu Nesturi göçmenleri Hoy, Selmas ve Urmiye'ye yerleştirdi. Eylül 1916 yılında 2000 Nesturi silah altına alınarak askeri eğitimden geçirildi. Rus silahları ile donatıldılar. Buradan 1918 yılına kadar Osmanlı ordusu ve Kürtler üzerine toplam 14 askeri harekat düzenlediler. 1917 Ekim Devrimi'nin ardından Rusların çekilmesiyle İngilizler yalnız kalan Nesturilerin yardımına geldiler. 18 Ocak 1918’de İngiliz yüzbaşı D. F. Greasy onlarla bir toplantı yaptı. Fakat 23 Mart 1918’de Mar Şe- mun’un Sımko Ağa tarafından öldürülmesiyle Nesturiler intikam amacıyla Selmas ve Dileman bölgelerinde büyük bir kıyım gerçekleş- tirdiler. Şubat ve Ağustos 1918 yılları arasında İngilizler lehine Osmanlı ve Kürt kuvvetleri ile savaştılar. Van’ın Nisan 1915’te alınmasıyla 7. Tümen Başkale’ye konuşlandırıldı. Bu tümen Selmas, Urmiye yönünden, Musul’da bulunan 6. Tümen de güneyden, Sımko Şikaki ve II. Seyyid Taha’nın kuvvetleri ile beraber Nesturilerin üzerine yürüdüler. Nesturiler bu gelişmeler üzerine 31 Temmuz’dan kısa bir süre önce Urmiye bölgesini boşaltarak 1918 yaz aylarında İngi- liz işgali altındaki Hemedan’a, oradan da Bağdat yakınlarındaki Bakuba kampına yerleştiler. İngiliz kaynaklarına göre Urmiye’den ayrılan yaklaşık 75.000 kişiden 29.000’i yolculuk esnasında yok oldu. Mar Şemun XX. Paulus 1920’de ölünce onun yerine 12 yaşında olan yeğeni Eshai geçti. Ama teyzesi Surma Hanım onun yerine Nesturilere liderlik etti. İngilizler Irak’a göç eden Nesturilerden askeri Levi birlikleri kurarak 1919- 1920 arasında Irak’ın kuzeyinde gerçekleşen Kürt isyanlarına karşı kullandılar.

Türkiye- Irak Sınırının Belirlenmesi : Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 30 Ekim 1918’de kabul edilen Mondros Mütarekesi’ne binaen İngilizler Kasım 1918’de Musul, İmadiye ve Zaho kasabalarını işgal etti. Osmanlı devletinin durumu 1919’da Paris Barış konferansında görüşülmeye başlandı. Nesturiler Paris Barış Konferansında temsil edilmek istediler. Amerika ya da İngiltere mandasında içinde Hakkâri’nin de olduğu çok geniş bir bölgede bağımsız bir devlet talebinde bulunuyorlardı. Fakat onların bu konferansa katılma talepleri Süryanilerin durumundan İngiltere hükümetinin haberdar olduğu ve Süryanilere temsil hakkı verilirse diğer toplumlara da temsil hakkı verilmesi gerekir bahanesiyle İngiltere tarafından reddedildi. Süryanilerin devlet isteği İngilizlerde Musul’un kuzeyinde hem Kürtlere hem de Türkiye’ye karşı Nesturilerin yerleştirileceği tampon bir bölge oluşturma fikri oluşturdu. Aslında İngilizler Nesturileri değil Musul’u nasıl alacaklarını ve nasıl koruyacaklarını düşünü- yorlardı. Bundan dolayı Fransızlar lehine sürekli bağımsız devlet isteyen Ağa Petros’u 1921’de Fransa Marsilya’ya sürgün ettiler.

1923’te Lozan barış antlaşması imzalanmasına rağmen Musul ve Nesturi meseleleri çözülememişti. Bunun üzerine Mayıs 1924’de Haliç Konferansında taraflar bir araya geldiler. 24 Mayıs günü üçüncü oturumda İngilizler Lozan'daki iddialarına ek olarak Hakkâri ilinin, Beytüşebab, Culemerg ve Revandız kazalarının Nesturi yurdu olarak Irak'a bırakılmasını talep etti. Bunun üzerine Haliç Konferansında bir sonuç alınamadan dağıldı. Bunun üzerine Lozan Barış Antlaşması’nın üçüncü maddesine istinaden mesele 20 Eylül 1924’te Milletler Cemiyeti’ne havale edildi ve 24 Eylül 1924’te görüşül- meye başlandı. Bu çalışmalar devam ederken Türk Hükümeti, geçici bir sınır tespiti için Milletler Cemiyeti Meclisi'ne başvurdu. Türkiye'nin bu talebi üzerine 29 Ekim 1924 günü Brüksel'de olağanüstü bir toplantı yapan Milletler Cemiyeti Meclisi, Türkiye ile Irak arasında “Brüksel-Hattı” olarak bilinen geçici bir sınır belirledi ve tarafların belirtilen sınıra uymalarını istedi. Bu arada Hakkâri Valisi Halil Rıfat Bey, 7 Ağustos 1924’te keşif için geldiği Hangediği’nde, Tuhup Nesturi aşireti Reisi Gılyane’nin saldırısına uğradı ve tutsak edildi. Aynı saldırıda il jandarma komutanı Binbaşı Hüseyin Bey’le üç jandarma eri de şehit edildi. Tiyari Nesturileri Reisi Hoşabe, valiyi serbest bıraktırdığı halde Hükümet, Nesturilere karşı güç kullanmaya karar verdi. Böylece 12–28 Eylül arasında Nesturiler tamamen sınır dışına çıkarıldı.

Milletler Cemiyeti, İngiltere'nin görüşü doğrultusunda tarafsız devletlerden müteşekkil üç kişilik bir komisyon kurma kararı aldı. Komisyon hazırladığı raporu 16 Temmuz 1925'te Milletler Cemiyeti'ne sundu. Bu raporla Brüksel hattı kesinleşti, Musul Irak’a bırakıldı ve Hakkâri Türkiye’ye bırakılarak İngilizlerin Hakkâri bölgesindeki Nesturiler lehine istekleri reddedildi. Başta Türkiye bunu kabul etmeyeceğini bildirdi ise de 5 Haziran 1926'da Türkiye, İngiltere ve Irak ile Ankara Antlaşması (Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk Antlaşması) imzalandı.

İklim

Hâkkari'de karasal iklim görülür. Yazlar kurak ve sıcak, kışlar soğuk ve kar yağışlı geçer. Kış döneminde ortalama sıcaklık −5 °C, yaz döneminde ise 25 °C'dir. Kaydedilen en düşük sıcaklık −22.7 °C, kaydedilen en yüksek sıcaklık 37 °C'dir.

Hakkâri Bölümü’nün genel olarak iklim özelliklerine bakıldığında, Doğu Anadolu’nun şiddetli karasal ikliminin bütün bileşenlerinin görüldüğü, bu bileşenlerin iklim elemanlarına yansıdığı görülmektedir. Bölgenin doğusuna ve kuzeydoğusuna doğru gidildikçe karasallığın şiddeti artmasına karşılık, güneydoğusuna gidildiğinde bu etki özellikle de alçak kesimlerde tedrici olarak azalmaktadır. Bölgenin denizlerden uzaklaşması, yükseltisinin artması ,bunun yanında yaz ve kış devrelerinde farklı hava kütlelerinin tesiri altında kalması dolayısıyla kışların çok uzun şiddetli ve karlı, yaz mevsiminin ise çok kısa ve oldukça sıcak geçmesine neden olmaktadır. Sıcaklık farkları 250C’den fazladır. Zira Ekim sonlarından Mayısa kadar Doğu Ana- dolu Sibirya üzerinden gelerek bu sahada yerleşen kontinental kutbi hava kütlesinin işgali altında kalır. Bu hava kütlesi soğuk, ağır ve kuru karakterlidir. Yazın ise daha çok güneyden gelen Tropikal hava kütlesinin etkisi altına girer. Ancak bu hava kültesi bölgenin kuzey doğusunda hiç bir zaman uzun süreli yerleşip kalamaz. Bununla beraber bölümde etkili olan hava kütlesi, yüksek basınçlı, soğuk ve Karasal Kutbi havanın etkisi altında bulunur.

Hakkâri’nin ikliminde, enlem, bakı ve topografya şartlarıyla ilişkili olarak, kısa mesafelerde değişiklikler göze çarpar. İlde geniş alanları kaplayan dağlar, yüksek platolar ve bunların arasında uzanan depresyonlar, kısa mesafelerde birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Bu arızalı rölyef ve yükselti farkından kaynaklanan yerel iklim tipleri ortaya çıkmıştır. Zira bölümde yer alan depresyonlar, yüksek plato ve dağlara göre daha ılıman bir karakter gösterir. Dolayısıyla Çukurca ve Şemdinli gibi ilçelerin sınırları içerisinde kalan derin vadiler ve Yüksekova gibi depresyon alanlarında daha ılıman ve kısmen Akdeniz ikliminin etkisi görülürken, yüksek dağ ve platolara çıkıldıkça az da olsa iklimde bir değişiklik söz konusu olur ve kış ayları sert ve etkili bir şekilde kendini gösterir. Örneğin Zap Suyu’nun doğusunda ve batısında kalan yüksek dağlık alanlarda kış devresi uzun, yaz devresi daha kısadır. Ortalama sıcaklıklar depresyon alanlarına oranla daha düşüktür. Karın yerde kalış süresi yüksek kesimlerde artmasına karşılık derin vadiler ve güneye doğru ilerledikçe azalır.

Bu olumsuzluklar yüksek alanlarda hem yaşamı ve hem de iktisadi faaliyetleri etkilemektedir. Bunun yanında, depresyonlarda iklimin müsa- it olması, tarım alanlarının başta olmak üzere buralarda toplanmasına, buna bağlı olarak da nüfus ve yerleşme alanlarının bu kesimlerde yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Zira Hakkâri ili sınırlarında geniş alanların yerleşmeden yoksun ya da seyrek nüfuslanmış olmasında iklimin önemli bir etkisi vardır. İlin sıcaklık ve yağış değerleri oldukça farklı özelikler göster- mektedir.

Zira iklimin yerleşim yerinin tespiti üzerinde rol oynayan en önemli etkisi kuraklık ve aşırı soğuklardır. Bu konuda 350-250 mm yağış eğrisinin tarla ziraatının sınırını, 75-100 mm’lik yağış eğrisinin de otlaklara dayanan yerleşmelerin sınırını belirlediği ileri sürülmek- tedir. Kurak iklime sahip çöl bölgeleri ve daima donmuş olan kutup bölgeleri insanların fazlaca yerleşmediği alanlardır. Dolayısıyla iklim doğrudan doğruya yeryüzünde insanların dağılışı üzerinde rol oynamaktadır. Bu anlamda Hakkâri ili iklimi; özelliklede yüksek dağlık alanların geniş yer kaplaması daha ağırlıklı olarak yeryüzü şekilleri bağlamında incelendiğinde neden büyük ölçekli yerleşmelerin gelişemediği ya da gelecekte potansiyel büyüme ihtimali olan yerleşmelerin nereler olduğu daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Hakkâri ili meteorolojik elemanlar açısından incelendiğinde İlde başta sıcaklık ve yağış olmak üzere, birçok değişken ili kısmen de olsa çevresinden farklılaştırmaktadır. Zira 42 yıllık rasat verilerinden anlaşıldığı kadarıyla İlde ortalama sıcaklığın 100C’, en düşük ortala- ma sıcaklığın -4,90C ile Ocak ayında ve en yük- sek ortalama sıcaklığın ise 30,70C ile Temmuz ayında gerçekleştiği görülmektedir. Ortalama yüksek ve ortalama düşük sıcaklık değerlerine bakıldığında ise, yüksek sıcaklık değerlerinin 30,7°C ile Temmuz ve Ağustos aylarında, düşük sıcaklık değerlerinin ise -8,40C ile Ocak ayında gerçekleştiği görülmektedir. İlin yukarıda verilen sıcaklık değerleri ve aşağıda verilecek gü- neşlenme süresi, ortalama bulutluluk, kapalı günler gibi değişkenleri incelendiğinde yerleş- me ve tarımsal faaliyetler açısından uygun olduğu görülecektir. Ancak unutulmaması gereken bu değerlerin alındığı rasat istasyonunun denizden yüksekliğinin 1728 m olduğu gerçe- ğidir. Bu bağlamda ilde bulutlu gün sayısı ince- lendiğinde hiçbir ay 5 gün ya da daha fazla bir değeri ifade etmiyor. Yılın tamamında 5 günün altında ve hatta tablo incelendiğinde görülece- ği üzere yaz aylarında bu değer 1 günün altına dahi düşmektedir. Dolayısıyla bulutlu gün sayısı az olan ilin güneşlenme süresi uzun, bulutlu günler ve ortalama kapalı günler sayısı ise dü- şük bir değeri ifade etmektedir.

Yine yerleşme ve tarımsal hayat için vazgeçilmez bir değişken olan bağıl nemin ki, özelliklede insan sağlığı için, çok uygun koşullar arz ettiği söylenebilir. Zira kış ayları hariç bağıl nem % 50’ler civarın- da seyretmektedir. Ancak bağıl nemin uygunlu- ğuna karşılık basınç değerleri oldukça yüksektir. Ortalama atmosfer basıncı 827,5 hPa olan ilin yerel atmosfer basınca bütün yıl yüksek değerler ifade eder. Hakkâri’de buharlaşma oranı sınırlıdır. Zira yaz aylarında gerçekleşen buhar- laşma özellikle hemen sınır komşusu olan Şır- nak’ın Silopi ve Cizre ilçeleriyle kıyaslandığında daha da anlamlı olacaktır. Çünkü söz konusu şehirlerde yaz aylarında gerçekleşen aylık bu- harlaşma miktarı 1000 mm’yi çok aşmaktadır. Oysa Hakkâri’de hiçbir ay buharlaşma değeri 350 mm’yi dahi bulamamaktadır.

Yağışın aylara göre ortalama değerine bakıldığında 131,7 mm ile en yağışlı ayın Nisan ayı olduğu ve en az yağışlı ayın ise 1,9 mm ile Ağustos ayı olduğu görülmektedir.

Yaz ayları boyunca yağış değerleri oldukça düşük seyretmektedir. İldeki yağışın seyri bu anlamda tipik bir Akdeniz iklimi yağış grafiğine benzer bir durum arz eder. Zira Haziran ayının ilk günleri hariç, İlde Haziran ayının son 20 günü, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarının tamamında yağış değerinin toplamı ancak 18 mm’yi bulmaktadır. Bu da aylık ortalama toplam yağışın 4,5 mm de kaldığını göstermektedir. Diğer bir ifadeyle dört ayda düşen toplam yağış yıllık yağışın yalnızca % 2,3’üne denk gelmektedir. Hatta Haziran ayının ilk 10 gününü de dâhil ettiğimizde bu değer toplam yağışın % 3,3’ü etmektedir. Görüldüğü üzere yaz aylarında bir yağış sorunu vardır ve bu sorun başta akarsuların taşıdıkları su miktarını ve daha önemlisi tarımsal faaliyetleri önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Yaz ayları en az yağışın düştüğü mevsim olmasına karşın en yağışlı mevsimin ilkbahar olduğu tablodan anlaşılmaktadır. Toplam yağışın % 40,2’si bu mevsimde düşmektedir. Hakkâri iline düşen yağış miktarı Türkiye'nin kıyı bölgeleri hariç tutulduğunda bütün iç bölgelerin ortalamasının üzerinde seyrettiği anlaşılmaktadır. Hakkâri’de ortalama rüzgâr hızı 1,1 ile 2,1 m/s arasında değişmektedir. Rüzgârın etkili olduğu dönem ise Nisan ile Ekim arasıdır. Şüphesiz ilkbahar yağışlarının toplamda çok geniş yer kaplaması ve bir de bu mevsimde yaşanan kar erimeleri, İlde önemli su taşkınları sorununun yaşanmasına neden olmaktadır. Zira ilde taşkın döneminin ilkbahar ayları olması bu mevsimi sel ve toprak kayması gibi doğal afetlerin yoğun şekilde kendini gösterdiği mevsim olmasına da neden olmuştur. Özellikle taşkın olaylarının görüldüğü en önemli alanların başında, Yüksekova ilçe merkezi ile Zap Suyu kenarındaki yerleşim alanları gelmektedir.

Tarih

Hakkâri’nin bilinen ilk ismi Çölemerik’tir. Bölgenin tarihçesi Paleolitik Çağ’a kadar uzanmaktadır. MÖ 6. yüzyılda Urartularla başlayan bölgenin egemenliği Asurlular, Medler ve Persler ile devam etmiştir. Bir süre Arapların hâkimiyetine giren bölge sırasıyla Roma, Bizans, Selçuklu, İlhanlı ve Safevi egemenliğine girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı Devleti’nin hâkim olduğu il ilk kez Hakkâri adı ile anılmaya başlamıştır. 1926 yılında Van’ın bir ilçesi olan Hakkâri 1936 yılında il unvanına kavuşmuştur.

Anadolu Mezopotamya, ve İran üçgeninde yer alan Hakkari konumu ve coğrafi yapısıyla bir çok topluluğun ilgisini çekmiş ve bir çok millete vatan olmuştur. Hakkari, Med, Pers, Selevkos, Abbasi, Selçuklu, Moğol, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlı hakimiyetini görmüştür.

Coğrafya

Hakkari ili doğuda İran, güneyde Irak, batıda Şırnak, kuzeyde de Van illeri ile çevrilidir. Yüzey şekillerinin ana çatısını oluşturan dağlar, batı-doğu doğrultusunda yüksek bir kabartı şeklinde uzanırlar. Güneydoğu Toroslar yayının bu ildeki uzantılarına Hakkari Dağları adı verilir.

İlin en büyük düzlüğü Yüksekova'nın kuzey ve doğusundaki dağların yamaçlarından doğan Nehil Çayı'nın oluşturduğu Yüksekova'dır. Bununla beraber yüksek dağların doruklarında ve doruğa yakın yerlerde çok sayıda göl vardır bunların içinde en önemlisi Gelyana Gölü'dür.

Hakkari'de karasal iklim hüküm sürmektedir. Bu nedenle kışları soğuk ve sert geçmektedir. Yazları ise sıcak ve kuraktır.

Coğrafi Konum

Doğu Anadolu Bölgesi’nin Hakkâri Bölümünde yer alan ilimiz, doğudan Türkiye-İran devlet sınırı ve güneyden de Türkiye-Irak devlet sınırı ile çevrelenmiştir. İki ayrı devletle sınırı olan ilimizin kuzeyinde Van ilinin Başkale ve Gürpınar ilçeleri; batısında Şırnak ilinin Beytüşşebap ilçesi yer almaktadır. Hakkâri 42°,10’ ve 44°,50’ doğu boylamları ile 36°,57’ ve 37°,48’ kuzey enlemleri arasında yer almaktadır. Hakkâri, 7228 km2 yüzölçümüyle Türkiye’nin güneydoğu ucunu oluşturmaktadır. Hakkâri, Merkez, 3 ilçe (Yüksekova, Şemdinli, Çukurca), 4 belde, 136 köy, 377 mez- radan oluşmaktadır. Yüksek dağların belirlediği ilimizin denizden yüksekliği ortalama 1720 met- redir. İlimizde Esendere Sınır Kapısı (Türkiye-İran) ve Üzümlü Sınırlı kapısı (Türkiye-Irak) olmak üzere iki adet sınır kapısı bulunmaktadır.

Hakkari Mutfağı

Hakkari'de Yemek Kültürü


Hakkâri mutfağı terimi, Türkiye’nin 81 ilinden biri olan Hakkâri’nin idari olarak belirlenmiş sınırlarından daha genişbir coğrafi alanı bu kitabın doğrudan konusuyapmaktadır. Öyle ki Hakkâri’nin kuzeyindeki Van’ın, batısındaki Şırnak’ın, doğusundaki Kuzey İran’ın ve güneyindeki Kuzey Irak’ın mutfak ve yemek kültürlerini belirgin çizgilerle birbirlerinden ve elbette Hakkâri mutfağından ayırmak oldukça zor, hatta imkansızdır. Benzer bir coğrafyayı ve sosyokültürel yapıyı paylaşan bu geniş coğrafi alanda yaşayanların yiyecek içecek alışkanlıklarının ve mutfak kültürlerinin bu doğal benzerliği arasından yalnızca Hakkâri’ye özgü olanları ayıklamak hem zor hem de gereksiz bir çabadır.

Biz, gereksiz gördüğümüz bu çabaya girişmeden, özelde ‘Hakkâri Mutfağı’ adını verdiğimiz ama genelde tüm bölge mutfağından örnekleri bir ölçüde de olsa aktarmaya çalıştığımız bu kitaba başlarken soralım o halde: “Peki, Hakkâri mutfağı nedir? En çok tüketilen besinler nelerdir? Hakkâri’de bir günün öğünleri nasıl geçirilir?”

Hakkâri mutfağı, hemen hemen her yörede yiyecek alışkanlıklarının ve mutfak kültürünün doğal belirleyicisi olan coğrafi yapının ve buna bağlı doğal çevrenin belirgin biçimde baskın olduğu mutfaklardan biridir. Öyle ki, yemek tariflerimizde de görülebileceği üzere, Hakkâri yemeklerinde kullanılan en temel iki malzeme, coğrafyanın öncelikli olarak hayvancılığa elverişli olmasından dolayı et ve yine dağların ve yüksek yaylaların Hakkâri halkına bir armağanı olan doğal otlardır. Hakkâri, dağlara yaslanmış bir şehirdir ve doğada yetişen her şey, burada yaşayan insanların öncelikli besin kaynağını oluşturur. İklimin uygun olduğu ve yüksek çayırlıklarla yaylaların birbirinden gür ve besleyici otlarla donandığı yıl Hakkârili’nin de bolluk ve bereket yılı olur. O yıl hem hayvanlar semiz olacak hem de mutfaklar çeşit çeşit otlarla donanacaktır.

Hakkâri mutfağına özgü pek çok yemekte kullanılan dövülmüş buğday halen pek çok yerde geleneksel yöntemlerle elde edilir.

Bu temel döngü içinde yayla kültürü yöre insanı için vazgeçilmezdir. Karların eriyip dağların yeşillendiği ilkbahar aylarında başlayan yayla mevsimi, yazın sonuna kadar devam eder. Bu süre, yöre halkının kışlıklarını da hazırladığı dönemdir. Hayvansal ürünlerin tamamı en verimli biçimde değerlendirilir. Kavurmalar yapılır, et kurutulur, peynir yapılır, yoğurt ve kaymak kurutulur, dağın mucizesi otlar toplanıp kurutulur... Kışın geçit vermeyen sarp dağla sanki bunun için af dilercesine cömerttir, yaz aylarında bağrında yaşayan insanlara. Kısacası doğanın tüm canlılığıyla Hakkâri insanının yanında olduğu yaz ayları, kış için bir biriktirme, hazırlanma zamanıdır burada yaşayan insanlar için. Elbette sadece kışa hazırlık için de kullanılmaz onca yiyecek.

Hakkâri insanı sabah gün doğmadan uyanıp çalışmaya başlar çoğu zaman. Doğa zorlu olduğundan çalışmak da zorludur Hakkâri’de. Bu yüzden Hakkâri mutfağında besin ve enerji değeri yüksek yiyecekler çok tüketilir. Et, yumurta, tereyağı, süt, kaymak ve şeker yörede yapılan pek çok yemeğin içinde bolca bulunur. Peki neler vardır Hakkâri mutfağında? Bir gün ve günün öğünleri nasıl geçirilir? Hemen söylemeli ki sabah kahvaltısının en temel besini, sofraların vazgeçilmezi otlu peynirdir. Dağdan toplanan otlarla yapılmış peynir hem besleyici, hem sağlıklı hem de alabildiğine lezzetlidir. Peynir için kullanılan siyabo, mende, so, sirk gibi otların insan sağlığına yaptığı katkı bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Peynirin yanında çoğu zaman jajik yer alır. Jajik, yabani sarmısak, taze soğan, yoğurt ve tereyağı ile yapılan bir çeşit çökelektir. Bunların yanında yumurta, un ve tereyağından yapılmış yiyecekler bulunur ki bunlar zorlu doğa koşullarında çalışan yöre insanını öğle vaktine kadar tok tutup verimli çalışmak için yeterli enerjiyi sağlar. Öğle vaktinde, akşam yemekleri kadar olmasa da yine mükellef sofralar kurulur. Hele ki yaz aylarında, ailenin erkeklerinin çalışıp çabaladığı zamanlarda, et, pilav, bulgur gibi hem tok tutan hem de kuvvet veren yemekler yenir.

Hakkâri ve ilçe merkezlerinde yaşayan memur ve öğrenciler ise öğlenleri daha çok geçiştirmelik yemekler yerler. Ancak şehirde yaşasa da, Hakkâri’nin köklü aileleri yine özenli yemekler yaparlar ve çoğu zaman misafir de ağırlarlar. Akşam yemekleri, diğer öğünlere göre günün hem en önemli hem de en zengin öğünüdür. Tüm ailenin bir arada olduğu bu yemeklerde ailenin büyüklüğüne göre genelde birden fazla sofra kurulur. Yemeğe çorba ile başlanır. Hakkâri mutfağına özgü çorbalarda genellikle dövme buğday, yoğurt ve yine yöresel otlar kullanılır. Ana yemek de yine çoğu zaman etli bir yemektir. Yöre mutfağına özgü Qıris, Doğaba, Keledoş ve Doleme bu yemeklerden bazılarıdır. Akşam yemeğinde doğal otlar ve fasulye gibi bilindik sebzelerden yapılan çeşitli sebze yemekleri de yer alır. Hakkâri’de akşam sofralarından eksik olmayan yemek ise pilavdır. Genellikle pirincin kullanıldığı ancak zaman zaman bulgurla da yapılan pilavın pek çok çeşidi bulunur. Pilavlar genellikle etlidir ve içinde yöresel otlar yer alır.

Yemeklerin yanında genellikle bir veya birkaç çeşit yardımcı yemek bulunur. Mevsim sebzelerine göre hazırlanmış salata, kurutulmuş meyvelerden yapılan komposto çeşitleri ile yoğurt, soğan ve taze otlardan yapılan cacık çeşitleri bu yardımcı yemeklerden bazılarıdır.

Sengeser yemeği - Hakkari
Çevirmeli Pilav
Yemeklerin ardından yenen tatlılar da yine çokçeşitlidir. Sütün bolluğu nedeniyle en çok yapılan tatlıların başında sütlaç gelir. Kirece yatırılarak yapılan kabak tatlısının tadına doyum olmaz. Aside ise Anadolu’nun pek çok yerinde yapılmakla beraber Hakkâri’de daha bir lezzetlidir. Ancak tatlıların içinde biri vardır ki tam da bu yöreye özgüdür. Yumurta, yoğurt, yağ ve şekerden yapılan Lalepêt (lalaped), Hakkâri’de her öğün yenilebilen, en beğenilen tatlıdır.

Yemeklerin yanında tandır ekmeği eksik olmaz. Tandır ekmeğinin yerini ise kimi zaman yapılan çöreklerle diğer hamur işleri alır. Yemeğin ardından içilen demli çay, ağzınızda bıraktığı buruk tatla bu zengin sofranın sonunun geldiğinin habercisidir. Peki ya misafir nasıl ağırlanır? Hakkâri insanı da Anadolu’nun diğer yerlerinde olduğu gibi misafirini en güzel yemekleriyle ağırlamaya çalışır. Yapılan bir yemek birçok tabağa konarak sofraya getirilir. Sofraya yeni gelen her kişi için tabak hemen yenilenir. Ev sahibi, misafir sofradan kalkmadan sofrayı terk etmez.

Sofrada mutlaka peynir bulunur ve gelenek olarak sofradan kalkmadan önce son lokma olarak peynir yenir. Bunun nedeni, tuzlu peyniri yiyerek ağzın tadını yemekten hemen sonra içilecek çaya hazırlamaktır. Böylece daha fazla çay içilebilir. Sofranın ardından çay semaverle gelir ve çay sohbeti misafir bardağı devirinceye kadar devam eder. Bardağı devirmek, yani tabağı içinde yan yatırmak ‘ben içmiyorum, artık yeter’ demektir. Düğün ve mevlidlerin vazgeçilmez yemeği ise Qıris’tir. Oldukça şenlikli ve kalabalık geçen düğünlerde kurulan sofralarda aynı anda binlercekişi bile ağırlanabilir. Büyük kazanlarda pişirilen Qıris’in yanında genellikle pilav bulunur. Mevsimine göre komposto, salata ya da karpuzla menü tamamlanır.

Hakkâri mutfağının lezzet bakımından en temel özelliği, yapılan yemeklerin çoğunda ekşi tatların ağırlık taşımasıdır. Ekşi tadı verebilmek için sumak çok tüketilir. Yemeklere çoğu zaman sumağın suda kaynatılmasından elde edilen sumak suyu katılır. Hakkâri yemeklerinde acı oldukça az kullanılır.

Yemeklerdeki acı lezzeti elde edebilmek için son yıllarda isot kullanımı artmış olsa da acı daha çok karabiberden elde edilir.

El Sanatları

Tarihi süreç içerisinde çok değişik topluluk ve devletler tarafından yönetilen Hakkâri, sarp kayalıklar yüksek dağlar arasında kurulmuş, tarihi ve kültürel zenginliklere sahip bir ilimizdir. Bugün Hakkâri’ye bağlı ilçe ve köylerde yaşayan insanlar, tabiat ve arazi şartlarından dolayı hayvancılığa yönelmiş ve hayvanlardan elde ettikleri yünlerle el sanatları ürünleri ortaya koymaya başlamışlardır. El sanatları ürünleri içinde kilim dokumacılığı önemli bir yere sahiptir. Kilimlerin yanı sıra cicimler, sumaklar, halılar, bahtiyariler, heybeler, terler, parzunlar, beşikler, kapı süsleri, kuşaklar ve çoraplar Hakkâri El Sanatları ürünlerini oluşturmaktadır.

HAKKÂRİ’DE TAŞ İŞÇİLİĞİ

Hakkâri merkez, Çukurca, Şemdinli ve Yüksekova’daki Osmanlı Dönemi’nden kalma çeşitli mimari yapı ve mezar taşları ile Nesturilerden kalma eserlerde taş işçiliği ve ustalığı görülmektedir. Yörede taş işçiliğinin görüldüğü cami, kilise, medrese, türbe, köprü vb. mimari örnekler ile tarihi mezarlıklar ve mezar taşları dikkat çekmektedir.

Mimaride Taş İşçiliği : Hakkâri’de taşın birçok çeşidini hammadde olarak bulmak mümkün ise de; bunun mimariye işçilik olarak yansıması bu zenginlikte değildir. Buna rağmen yörenin hem İslami eserlerinde hem de Hıristiyan eserlerinde taş malzeme olarak yoğun kullanım alanı bulmuştur. Bu duvar örgülerinde düzgün kesme taş ve moloz taş şeklinde karşımızaçıkmaktadır. Taş süsleme çok az yapıda geometrik ve bitkisel süsleme olarak yapıların belirli yerlerinde tatbik edilmiştir.

Taş işçiliği gösteren Hıristiyan yapılarının başında, Nasturilerden kalma 18. yüzyıl başlarında inşa edilmiş Koçhanis Mar Salita Kilisesi başta olmak üzere birçok örnek mevcuttur. Koçhanis MarSalita Kilisesi, köyün doğu tarafına vadiye hakim noktada doğal kayalık bir platform üzerine kurulmuştur. Yapının dış cephesi tamamıyladüzgün kesme taş malzeme ile inşa edilmiştir. Duvarların yarıya kadar olan kısmı gri renkli, üstkesimi açık krem renkli düzgün kesme taşlarla örülmüştür. Güney cephede batı tarafa kaydırılmışsivri kemerli bir girinti teşkil eden taşıntısız kapı ile üst kesiminde güneş saatleri, kitabe ve süslemeler yer almaktadır. Kapı, iki renkli taşlarla sivri kemerli girinti içerisine açılmıştır. Dış kapı sövelerinin süslemeli yekpare taşları yerlerinden sökülmekle kalınmamış, paramparça edilmiştir. Üzengi seviyesinde batıdaki dairesel, diğeri kareşeklinde geometrik geçme kompozisyonları yer almaktadır. Asıl kapı açıklığı dikdörtgen şeklinde olup, üç yandan geometrik örgülü ikişer bordür çerçevelemektedir. Alınlığın yüzeyi ise rozet ve üçlü haç motifi ile doldurulmuştur. Kapı sövelerinin süslemeli yekpare taşları yerinden sökülmüş ve kırılmış vaziyette etrafa dağılmıştır. Cephenin çatıya yakın üst kesiminde batı tarafta sekiz satırlık Nasturice bir kitabe yerleştirilmiştir.

Biri bunun altında, diğeri ortaya yakın yerde dairesel şekilde iki güneş saati yer almaktadır. Bunlarda süslemeler de mevcuttur. Ayrıca kapının üzerinde iç içe daire geçmeli bir kompozisyon daha yer almaktadır. Diğer doğu, batı ve kuzey cephede herhangi bir süsleyici unsur görülmemektedir. İçerisi sivri kemerlerle üçe bölünmüştür. Bölüntüyü sağlayan sivri kemerler düzgün kesme taşlarla gerçekleştirilmiştir.

Kemerler üzengi seviyesine kadar hafif taşıntılı plaster şeklinde duvar payeleri üzerine oturtulmuştur. Bunların araları da aynı seviyede sonlanan yuvarlak kemerli arkadlar şeklinde düzenlenmiştir. Doğu duvarı düzgün kesme taş kaplamalı olup, biri ortada, diğeri güney yanda sivri kemerli iki kapı yer almaktadır. Ayrıca ortadaki kapının üzerinde basamak şeklinde iki yana kademeli yükselen bir silme ve iki kapı arasında istiridye yivli bir niş mevcuttur.

Mezartaşlarında Taş İşçiliği : Hakkâri merkez ve ilçelerinde tarihi mezarlıklar ve mezar taşları taş işçiliği açısından dikkat çekici özellikler göstermektedir. Çoğunluğu Hakkâri il merkezinde yer almakta olup, Osmanlı Devri’nden kalma mezar taşlarıdır. Bunlar şahideli mezar şeklindedir. Şahideler genelde kitabeli ve tarihlidir. Malzeme olarak yörede bulunan serpantin taşı kullanılmıştır. Merkezdeki Kızıl Kümbet, Melik Esed ve Kale Altı Mezarlıkları ile Yüksekova’daki Güçlü (Peyman), Karabey (Serdeşt), Çukurca Mezrası Mezarlıkları’nda da tarihi mezar taşları yer almaktadır.

Kızıl Kümbet Mezarlığı, Gülereş Baba Mahallesi”nde, kuzeyden güneye doğru eğimli bir sırtta yer alan mezarlık halk tarafından ziyaret edilen ve kutsal bilinen yerlerden birisidir. Zaviye kalıntısının kuzey tarafındaki düzlük kesimde Osmanlı Dönemi’nden kalma üzerleri kitabeli, zengin bitkisel ve geometrik desenli mezar taşları mevcuttur. Mezarlık alanında çoğu yerlerinden sökülmüş ve kırılmış 40 adet mezar taşı tespit edilmiştir.

Mezarlıkta bulunan Abdullah Han ve annesi Hazreti Rabia Sultan’ın mezarları önemlidir. Abdullah Han’ın Mezarı, mezarlığın ortaya yakın bir yerinde, zaviyenin kuzeybatısında bulunmaktadır. Baş ve ayak şahidelerinden oluşmaktadır. Ayakucu şahidesine göre 1194 (1780) tarihlidir. Ustası “Amile Muhammed” şeklinde şahide üzerine yazılmıştır.

Melik Esed Mezarlığı, Biçer Mahallesi’nde Melik Esed Camisi’nin batı tarafında haziresi şeklindedir. Burada ve civarında 17 tanesi yerinde dikili diğerleri etrafa dağılmış 25 adet mezar taşı bulunmaktadır. Bu mezar taşları da Osmanlı devrinden kalma kitabeli, bitkisel ve geometrik süslemeleriyle dikkat çekmektedir.

Burasının da etrafı valilikçe ihata duvarı ve tel örgü ile kapatılarak koruma altına alınmıştır. Burada Muhammed Nasır Bey, Behram Bey ve Emine Hanım’ın mezar taşları dikkat çekmektedir. Emir Muhammed Nasır’a ait mezartaşı ayakucu şahidesine göre 1238 (1822) tarihlidir. Ustası “Amile Muhammed” şeklinde ayakucu şahidesinin arkasına yazılmıştır. Kale Altı Mezarlığı, Biçer Mahallesinde kalenindoğu kesiminde kalan genişçe bir alanı kapsayan ve günümüzde gömünün devam ettiği bir mezarlıktır.

Bu nedenle tarihi özelliğini kaybetmiş durumdadır. Mezarlığın muhtelif yerlerinde çoğu yerlerinden sökülüp gelişi güzel dağılmış vaziyette mezar taşlarına rastlanmıştır. Ayrıca Yüksekova’da Güçlü Köyü, Demirkonak Köyü Çukurca Mezrası ile Serdeşt (Karabey) Köyü Tarihi Mezarlıkları bulunmaktadır.

HAKKÂRİ’DE DOKUMACILIK

Hakkâri dokumaları tamamen yünden dokunurlar. Koyunlardan kesilip alınan yünde, belirli miktarda yağ bulunduğundan bu yağ çıkıncaya kadar yıkanır. İyi yıkanmayan yağlı yünler, dokuma sırasında ve sonrasında çabuk kirleneceğinden bu işlemin özenle yapılması gerekir.

Kırkma Detayı : Daha sonra koyunların yünleri kırkılır ve yün tarağı ile taranarak yumak yapılır. Bu yumaklar elin bileğine sarılarak teşi ile tek kat olarak belirli oranlarda inceltmek için eğrilerek iplik haline getirilir. Yine aynı aletlerle ve işlemlerle çift büküm yapılarak atkı ipliği, üç veya yine iki büküm yapılarak çözgü ipliği elde edilir. Bu aşamada çıkrık ve teşiden yararlanılmaktadır. İpler, renklendirmek için çile haline getirilir ve boyandıktan sonra güneşli havada kurutularak tekrar yumak haline getirilir.

Yünün; çıkrık ve teşi yardımıyla ip haline getirilmesinden sonra ipin boyanması işlemine geçilmektedir. İplerin boyanmasında genellikle bitkisel boyalardan yararlanılmaktadır ve bu boyalar, bitkilerin; yaprak, meyve, kabuk ve köklerinden elde edilmektedir. Bitk sel boyaların yanı sıra sentetik boyalardan da yararlanılmaktadır. Yörede yeşil ceviz kabuğundan ve yaprağından siyah, Runas kökü denilen bitkiden bordo, Agirat Çiçeğinden sarı ve mavi renkler ile Katırtırnağı Çiçeğinin sap ve yapraklarından yine sarı ve açık renkler çıkarılmaktadır.

Boya elde edilirken yapılan işlemlerde Bareş ve Tırşok hariç değer tüm bitkilerin kullanımında kazan su ile doldurulur ve yüksek ateşte kaynamaya bırakılır, su sıcaklığı 25–30 dereceye geldiğinde erimenin kolay olabilmesi için limon, şap ve sülfatlar karıştırılır. Su kaynamaya başladığında kazana boyanacak olan renge göre bitki bırakılır. İstenilen renk elde edilinceye kadar sık sık karıştırılarak ve ara sıra kazandan çıkartılıp bakılarak kontrol edilir. İstenilen renkler elde edildikten sonra ipler kazandan alınarak fazla renk karışımına yol açmamak için hemen soğuk suyla yıkanır ve kurumaya bırakılır. Kazandan çıkan ip hemen yıkanmaz ise bir müddet daha kendi kendine renk değişimine uğrayabilir. Renklerin elde edilmesi bazı bitkilerde değişmekle birlikte ana formül budur ve bitkiler kazana göz kararı ile atılır. Hakkâri dokumalarında yer alan renklerin elde edildiği bazı bitkiler şunlardır:

Ceviz Kabuğu : Ülkemizde ve Hakkâri civarında ceviz ağacı bol miktarda bulunur, cevizin yaprağından, kabuğundan ve köklerinden kahverenginin tonları ve siyah renk elde edilir.

Sonbaharda toplanan ceviz meyvesinden ayrıldıktan sonra kabuklar uzun süre güneşte kurumaya bırakılır, kuruyan kabuklar ya taş havanlarda ezilerek toz haline getirildikten sonra ya da olduğu gibi kullanılır. Ceviz kabuğu ile boyama işlemi yukarda açıklandığı şekilde yapıldığı zaman kahverengi elde edilmiş olur. Eğer siyah renk elde edilmek istenirse kazandan sıcak olarak çıkarılan ip söğütağacı külüne batırılır, biraz bekledikten sonra soğuk su ile yıkanır.

Runas : Dağlarda yetişen bir çeşit bitkidir, bu bitkinin köklerinden yararlanılır. Bu bitkinin köklerinden pembe, bordo, kırmızı ve tonları elde edilir.Toplanan kökler güneş altında kurumaya bırakılır kuruyan kökler taş havanlarda ezilip toz haline getirilir, toz haline gelen runas kullanılmaya hazırhale gelir. Boyama işlemi yukarda izah edildiğişekilde yapılır.

Nar Kabuğu : Nar kabuğu Hakkâri yöresinde boyamada kullanılan bitkilerden biridir, nar kabuğundan turuncu renk elde edilir. Sonbaharda toplanan nar meyvesinden ayrılır ve güneş altında kurumaya bırakılır, kuruyan nar kabukları boyamaya hazır hale gelir.

Sütleğen (Şilemar) : Bu bitki ülkemizin her yerinde bol miktarda bulunur. Sütleğen otundan sarı ve tonları elde edilir. İlkbaharda toplanan sütleğen güneş altında kurumaya bırakılır kuruyan sütleğen taş havanda ezilerek toz haline getirilir, toz haline gelen sütleğen boyamaya hazır hale gelir.

Bareş : Yörede yetişen bu bitki bataklık suyu ile kaynatılarak siyah renk elde edilir. Toplanan bareş güneş altında kurutularak ezilir, ezilen bareş kullanılmaya hazır hale gelir. Boyama esnasında kazan normal su yerine bataklık suyu konularak ateşe bırakılır su kaynadıktan sonra bareş otu ve yün kazana konulup karıştırılır, siyah renk elde edildikten sonra yün kazandan çıkarılıp soğuk kullanılmaya hazır hale gelir.

Tırşok : Hakkâri yöresinde dere boylarında yetişen ekşimsi bir ottur, boyama esnasında limon tozu niyetine kullanılıp yünlerde parlaklığı sağlar. İlkbaharda toplanan tırşok otu güneş altında kurutulup ezilir ve kullanılmaya hazır hale gelir.

Giyerenk : Dere boyunda yetişen bir çeşit ottur. Sarı, yeşil ve yünü astarlamada kullanılır. İlkbaharda toplanan otlar güneş altında kurumaya bırakılır kuruyan otlar taş havan Hakkâri kilimlerinde önceleri yerde yatay bir şekildeuzanan yer tezgâhlarında (konar-göçer tezgâh) dokunurdu.

Yer tezgâhında çift kanat olarak (iki şak) dokunan kilimler daha sonra ortalarından dikilerek birleştirilirdi. Fakat günümüzde bunlar yerini dikey tezgâhlara bırakmıştır. Bu tezgâhlar ahşaptan ya da demir atölyelerinde ve tornacılar tarafından yapılan tamamı metalden oluşmaktadır. Kilim dokuması sırasında iplikleri sıkıştırmak için kirkitten yararlanılır. Eskiden tahta dişli olan kirkitler artık yurdun belirli yerlerinde üretilen fabrikalardan metal olarak sağlanmaktadır.

HAKKÂRİ DOKUMALARINDA KULLANILAN MOTİFLER

Hakkâri kilimleri oldukça zengin bir motif yoğunluğuna sahiptir. Anadolu’nun pek çok yöresinde görülen motifler Hakkâri kilimlerinde de kullanılmaktadır. Motiflerin kilim zemininde dağılımları ve yerleşim biçimleri kilimlerin kompozisyonlarının yani modellerinin meydanagelmesinde önemli rol oynamaktadır. Genellikle ilikli teknikle dokunan kilimlerde ilikler zincirçekme (konturlama) yoluyla yok edilmektedir. Zemin motifleri dikey, yatay ya da diagonalolarak sıralanırlar ve ana motifler peş peşe ya da yan yana birkaç kez tekrarlanırlar. Hakkâri İran sınırına yakınlığı ve bazı aşiretlerin hem İran’da hem de Hakkâri’de akrabalarının bulunmasındandolayı motif yapılışında etkileşimler olmuştur.Bilhassa stilize hayvan motiflerindeki etkiler açıkça hissedilmektedir.Geometrik, figürlü, bitkisel, kozmik ve nesnelstilizasyonların yer aldığı kilimlerin zemin ve bordürlerinde kullanılan motifler şekil olarak farklılıklar gösterse de anlam olarak benzerdirler. Yöre kilimlerinde kullanılan motifler şunlardır.

Akrep Motifi : Hakkâri dokumalarında kullanılan akrep motifi, kötülüklerden ve dışardan gelebilecek tehlikelerden korunmak amacıyla yapılmakta olup, zemin motifi olarak karşımıza çıkar. Bu motif canbezar kiliminin ana motifidir. Canbezarkiliminin yanı sıra herki, aynalı, hevçeker, çılgül kilimlerinde de akrep motifi kullanılır.

Sarya’nın Gülü (Eli belinde) Motifi : Sarya yörede sık kullanılan bir bayan ismidir, Gülsarya’nın “Gül-ü Sarya” tamlamasından “Sarya’nın Gülü ya da Sarya Gülü” anlamına geldiği düşünülür. Bu motifin yöredeki bir başka ismi "eli belinde"dir. Anadolu’nun farklı yerlerinde "gelin kız", "kâküllü kız", "çocuklu kız" olarak adlandırılır. Analık, doğurganlık, mutluluk, neşe, saadet, uğuru simgeler. Sarya’nın gülü motifi gülsarya, gevdan, canbezar, hevçeker,
lüleper, halitbey, çılgül kilimlerinde görülür.

Koçboynuzu Motifi : Boynuz motifi güç, kuvvet timsali olan erkekle özdeşleşmiştir ve bereket, kahramanlık, güç, erkeklik sembolü olarak kullanılır. Koçboynuzu adının yanı sıra; "boynuzlu yanış, koçlu yanış, gözlü koç ve koçbaşı" olarak da adlandırılır.Herki, aynalı, gevdan, canbezar, lüleper, halitbey kilimlerinde çeşitli şekillerde karşımıza çıkan bu motif zeminde ve bordürde kullanılır.

Kurtağzı Motifi : İyimserliğin ve korunmanın simgesi olan bu motif, kurdun karanlıkta görebilme yeteneğine sahip olmasından dolayı ışığı ve güneşi simgeler. Bordürle zemin arasına koruyucu bir motif olarak yerleştirilen bu motif, zeminler arasındaki renk farkına dekoratif ve estetik bir görünüm kazandırır. Hakkâri kilimlerinde kullanılan kurtağzı motifi insanı tehlikelerden koruma amaçlı kullanılan bir motiftir. Ayrıca yiğitlik, doğru sözlülük, güvenlik, bereket, kahramanlık, güç ve erkeklik sembolü olarak da kilimlerde yer alır. Zeminde ana motifi tamamlayıcı unsur olarak kullanılır. Gülsarya, aynalı, gülgever, şamari, halitbey kilimlerinde görülür.

Küpe Motifi : Küpe motifi genç kızın evlilik isteğini dile getirir. Hakkâri’de dokunan kilimlerde küpe motifi genellikle bordürde kullanılır. Bazen de zemine seyrek işlenmiş olarak görülür. Özellikle gelinlik çağına gelmiş genç kızların kendileri için dokumuş oldukları çeyizlik kilimlerde küpe motifi sıkça görülür. Gülsarya, canbezar, hevçeker, şamari, herki kilimlerinde küpe motifine yer verilmiştir.

Çengel Motifi : Kötü gözün etkisini yok etmek amacıyla kullanıldığı gibi, zıt ve farklı kavramları, düzlemleri hatta odakları birleştiren hareketleri de simgeler. Evlilik ve bereket motifleriyle de bağlantılıdır. Herki, canbezar, şamari, gülhazar, halitbey kilimlerinde kullanılan bir motiftir.

El, Parmak, Tarak Motifi : Yörede “Lapik” (eldiven) ya da “Tiyari” (Hakkâri ve Irak arasında yer alan bölge) olarak adlandırılan el, parmak, tarak motifleri kuvvet, kudret ve hükmetme gücünü simgeler. Bu motifler Anadolu’da “Pençe-i Ali Aba”, “Fatma Ana Eli” veya “Meryem’in Eli” gibi isimlerle tanımlanmaktadır. Bereket ve çoğalma simgesi olarak kullanılan el, parmak, tarak motifi, şehvani, herki, hevçeker, lüleper, şamari, gülsarya, gülhazar, halitbey kilimlerinde farklı şekillerde karşımıza çıkar.

Bereket Motifi : Bereket ve uğur sembolleri sonsuz mutluluk isteğini ifade etmektedir. Koç, boğa, geyik gibi bazı hayvanlar, ağaçlar, bazı bitkiler, sular, dağlar ve doğada bulunan bazı varlıklar uğur ve bereketi simgeler. Doğum ve çoğalma ile ilgili olan bereket motifi, yaşamın temeli olan kadın ve erkek ilişkisi ile doğanın yeniden canlanmasını ifade etmektedir. Kesneker kiliminin ana motifi olan bu motif, herki kilimlerinde de görülür.

Şimkubik Motifi : “Gelin topuğu, güzel topuk” anlamlarına gelen şimkubik motifi gevdan, gülgever, şamari kilimlerinde görülür.

Yılan Tarağı (Şahmari) Motifi : Kuvveti, ölümsüzlüğü, sonun başlangıcını, dünyanın yaratılışını simgeleyen yılan tarağı motifi canbezar ve şamari kilimlerinin ana motifidir. Yeryüzünde yılanlar kadar kendisine zıt anlamlar yüklenen bir başka yaratık bulmak mümkün değildir. Bir yanda “tanrı” kabul edilip kendisine tapınılırken, diğer tarafta “insanoğlunun Cennet’ten çıkarılmasının baş suçlusu”, “şeytan” olarak değerlendirilir. Türk hikâyelerinde yılan sıklıkla insanoğluna karşı hürmetkâr, sabırlı, misafirperver, dost, yardımcı, merhametli, affedici ve bilge bir mahlûktur. Gerektiğinde insanoğlu uğruna kendini feda etmektedir. Çatal dilli olmasından dolayı dedikodu ve arabozuculuk işaretidir. Yılan tarağı motifi şamari kiliminin ana motifidir.

Yıldız Motifi : Hakkâri kilimlerinde zemin ve bordürde karşımıza çıkan yıldız motifi etrafında bulunan kol sayılarına göre farklı anlamlar taşırlar. Beş kollu yıldızlar mükemmelliği, altı kollu yıldızlar evliliği, yedi kollu yıldızlar gökkuşağını ifade eder. Gevdan, aynalı, hevçeker, gülgever, lüleper, şamari, gülhazar, halitbey ve çılgül kilimlerinde görülür.

Su Yolu Motifi : Su, yeniden doğuşun, bedensel ve ruhsal temizliğin, yaşamın, akışkanlığın ve sürekliliğin, bereket, soyluluk, bilgelik, saflık ve erdemi simgeler. Su hayatın, arınmanın ve yeniden doğumun gerçekleştiği yerdir. Su hem yaşamın hem de ölümün kaynağıdır. Anadolu’nun farklı yerlerinde “meander” ya da “zikzak” motifi olarak da adlandırılan bu motif gülgever, aynalı, gülhazar ve halitbey kilimlerinde genellikle bordür ve zemini birbirinden ayıracak şekilde kullanılır.

Muhabbet Kuşu Motifi : Kuş motifi mutluluk, sevinç, sevgi, aşk bazen de ölen kişinin ruhu gibi çeşitli anlamlar taşır. Kuş kadın ile özdeşleşen kuş örgesi, özlemi ve haber beklentisini anlatır. Kuvvet ve kudreti simgelediği gibi ölümü de simgeler. Lüleper kiliminde stilize edilmiş formda görülür. Lüleper kilimi dışında da bazı kilimlerde zemine yerleştirilmiş kuş motifleri mevcuttur.

Pıtrak Motifi : Nazarın etkisini yok etmek amacıyla kullanılan bu motif Anadolu’da pıtırdak, bıtrak gibi isimler almıştır ve Herki kiliminde görülür. Norveç’te dokunan düz dokuma yaygılarda da pıtrak motifi kullanılır.

Göz, Nazar, Muska Motifleri : Nazar, belli özelliklere sahip kimselerde bulunduğuna inanılan özellikle savunmasız veya göz alıcı insanlara, evcil hayvanlara, eve, mala, mülke hatta cansız nesnelere zarar veren, bakışlardan fırlayan çarpıcı ve öldürücü bir kuvvet olarak tanımlanır. Kıskançlık ve haset gibi psikolojik duyguların yarattığı vurucu kuvvetin zararından korunmanın tek çaresi olarak muska ve nazarlık anlayışı yaygınlaşmıştır. Hakkâri kilimlerinde yer alan göz, nazar ve muska motifleri kötü bakışlardan korunmak, onları uzaklaştırmak amacıyla kullanılır.

Keçi İzi Motifi : Avcılığı, üretkenliği ve yiğitliği simgeler. Keçinin kardaki izinden esinlenerek üretilmiş bir motiftir.

Rüzgârgülü (Çarkıfelek) Motifi : Feleğin çarkını ifade eden bu motif bordürlerde görülür ve herki kilimlerinde kullanılır.

Kedi Kulağı Motifi : Nazardan korunmak, kötülükleri uzaklaştırmak amacıyla kullanılan bir motiftir. Bordür motifi olarak Hakkâri yöresinde dokunan aynalı kilimde yer alır.

Kelebek Motifi : Özgür olma, hür olma isteğini dile getiren bu motif herki kilimlerinde zemin ve bordür süslemesi olarak karşımıza çıkar.

Ev Motifi : Aileyi, birlik ve bütünlüğü simgeleyen ev motifi, Herki kilimlerinde zemin süslemesi olarak kullanılır.

HAKKÂRİ’DE YETİŞEN ÂLİM VE ŞAİRLER

Hakkâri’nin tarihi kökenlerini incelemeye çalıştığımızda çok kadim ve tarihi bir derinliğe sahip olduğunu görmekteyiz. Hakkâri’nin birçok yerinde halen varlığını devam ettiren ve halk arasında dev evleri diye tabir edilen Dirhe’ler, sarp kayalık ve dağlarda kurulmuş kaleler ve vadi boylarındaki eski kalıntılar bize Hakkâri’nin çok eski zamanlardan bu yana bir yaşam alanı olduğunu göstermektedir. Özellikle tarihleri ve yaşayanları konusunda hiçbir bilgi sahibi olmadığımız yüzlerce Dirhe ve onlarca kale, insanı bu konuda cezp ediyor. Özellikle İslam’ın ortaya çıkışından ve İslam tarihçilerinin bölge hakkında bilgi vermelerinden sonra nispeten buralar hakkında bilgi sahibi olmaktayız.

Miladi 639 tarihinde İyaz b. Ganem komutasındaki Müslümanların bölgeyi fethettiklerinde Cizre’de hüküm süren Hakkâri emiri Hür b. Salih el-Melik’ul- Hekariyye ile karşılaşmışlardır. Müslümanlar ile görüştükten sonra Müs- lüman olan emir sulh yolu ile Müslümanlara tabi olmuştur. İslam dinini yaymak için âlim insanlar talep etmiş ve İyaz b. Ganem bunu olumlu karşılayarak kendilerine bazı din bilgin- leri göndermiştir.

Hakkâri Beyleri özellikle Osmanlı Devleti’nin bölgeye hâkimiyetinden sonra, yönetimini sürdürmüş ve himayelerinde ilim, irfan sahibi birçok şahsiyetin yetişmesi- ne vesile olmuşlardır. Divanhanelerde birçok dengbej, vakanıvis, şair ve edebiyatçı da yetişmiştir. Özellikle sözlü kültürün yaygın olmasıyla ve denbêjliğin tarihsel mirasının kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla yüzlerce halk hikâyesi, destan, binlerce stran Hakkâri halkı arasında yaşayagelmektedir. Türk, Fars ve Arap divan edebiyatlarından etkilenmiş onlarca büyük şair bu bölgeden çıkmıştır. Bunlar arasında özellikle Abdussamed Babek, Eli Heriri, Fakiye Teyran, Ahmedi Hani, Melayê Bateyi ve Pertev Bey sayılabilir.
 
Tüm sayfalar yüklendi.
Üst