Hz. MUHAMMED (sav) Miraç

MURATS44

topragizbiz.com
MİRAÇ

Miraç
Ey Rabbimiz!
Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et! [67]

Taiften taşlanarak kovulduğu gün, Resulüllah’ın kişisel tek kaygı ve korkusu, Rabb’inin hoşnutluğunu kazanamamış olması ihtimaliydi. Göreviyle ilgili şeylerde bir yanlışlık yaptığını veyahut bir şeyleri gerektiği gibi yapamadığını düşünmüş ve bu durum üzülmesine neden olmuştu. Üzüntü ve isteğini ise en içten gelen yakarışla dile getirmiş ve eğer gerçekleşmesinden korktuğu şey doğru değilse, Taiften kovuluşu sırasında yaşadığı zorlukların daha fazlasına tahammül etmekte zorlanmayacağını ifade etmişti. Risâletin ilk zamanları olsa, insanların tepkileri, yalanları, alaya almaları nedeniyle görevinin gereklerini yerine getirmekte bazı sıkıntı ve tereddütler yaşardı. Ama artık yıllar geçmişti. Risâletin ilk günlerinde insanların tepkilerinden çekinen birisiyken, Taif dönüşünde İnsanların yaptıkları kötülükler karşısında hiçbir korkusu olmayan birisi haline gelmişti. Çünkü O, vahiyle eğitilip yetiştirilmişti. O, çoktandır insanlardan çekinmeyi, insanların kötü söz veya davranışlarından korkmayı üzerinden atmış birisiydi. Artık, Rabb’inin rızasından başka bir şey düşünmeyen, bu rızayı kaybetmekten başka korku tanımayan olgunluğa ve yüceliğe erişmiş bir şahsiyetti.

Resulüllah, insanların islâm davetine iltifat etmemelerini, müşrik zorbalıklarının artmasını ve Ebû Talib ile Hatice gibi destekçi ve yardımcılarını kaybetmesini, Rabb’inin kendisine yönelik bir hoşnutsuzluğunun işaretleri olarak düşünmüştü. Taif te muhatap olduğu muamele ise endişelerini desteklemiş, düşündüğü şeyde haklı olmaktan korkmuştu. Bu nedenle de kafasını kurcalayan, endişelendiren düşüncesini Taif dönüşündeki duası ile dile getirmişti. Duasından hemen sonra, bazı cinlerin, okuduğu Kur’an’ı dinleyerek Müslüman olduklarının bildirilmesi, ilâhî katta makbul olduğunun bir işaretiydi; ama endişeleri silinmemişti. Mekke’ye döndüğü zaman evine kapandı; olup-bitenleri anlamaya, durumunu değerlendirmeye ve nerelerde hata yapmış olabileceğini tespit etmeye çalıştı. O böylesi bir sıkıntı içerisindeyken, ilâhi irade, Resulünü ödüllendirip kalbini güçlendirmeyi, endişelerini silmeyi murat etti. Ama bu, sadece Resulüllah’ın kendisi ile ilgili bir şey olmayacak; aynı zamanda müminleri de imtihan edecek, kalbinde az da olsa şüphe bulunanları eleyecek bir durum Resulüllah’a yaşatılarak gerçekleştirilecekti.

Taif yolculuğundan sonraki günlerin birisinde, bir gece, Resulüllah yatağına yatmış ve uyku ile uyanıklık arası bir durumdayken, uzaklara (Uzaktaki mescide/Mescid-i Aksa’ya) götürüldü. Bu, Kur’an’da ‘gece yürüyüşü1 anlamına gelen ‘isra’ terimi ile tanımlanan mucizevî bir yolculuktu. Fakat yolculuk burada bitmedi, buradan da semanın katlarına doğru bir yolculuk yaptı. Birçok uhrevî duruma şahit oldu. Bu arada kendisine bazı yeni ayetler vahyolundu. Sonra tekrar gerisin geri dönüp Mekke’ye geldi. Mucizevî yolculuğun bu ikinci aşaması ise, tarihsel rivayetlerde, yükselmek, yükseliş’ anlamlarına gelen ‘miraç’ ismiyle tanımlandı. Bütün bunlar bir gece içinde, yatsı namazı ile sabah namazı arasında, hatta yattığı yatak soğumayacak kadar kısa bir süre içerisinde gerçekleşti.

Kur’an’ın ‘”isra’ ile bir kısmına değindiği, tarihsel rivayetlerin ise ‘miraç’ ile ikinci kısmına değindiği manevî yolculuk, zamanla sadece miraç ismiyle anıldı ve anlatıldı. Esasen Resulüllah’a bir ilâhi lütuf olan, Rabbi tarafından terk edilmediğinin işareti olarak yaşatılan bu durum, ikinci kısmıyla tarihsel kaynaklarda çok ayrıntılı bir şekilde anlatılmış durumda. Bu mucizenin ayrıntılarında ve safhalarının sıralanışında kaynaklardaki rivayetler birbirinden çok farklı bilgilere ve anlatımlara sahipler. Rivayetlerdeki farklılıklar söz konusu yolculuğun nerede başladığından başlar ve her aşamasında farklı anlatılarla çeşitlenir; yolculuğun gerçekleşme zamanı, gelişme biçimi, olayın ayrıntılarının sıralaması, Resulüllah’ın bu yolculuğu bir rüya olarak mı, yaşadığı yoksa gerçekten mi yaşadığı, eğer gerçekten yaşadıysa ruhen mi yaşadığı yoksa bedenen mi yaşadığı gibi bütün unsurları ve özellikleri ile tartışmalı bir boyut kazanır. Ancak, kabul edilen rivayetler açısından yolculuğun en genel özellikleri yukarıda ifade ettiklerimiz oluşturmaktadır. Böylesi bir kısaltmaya gitmeyi gerekli bulduk, çünkü, olayın ayrıntılarında boğulmak bir şey kazandırmayacaktır. Her şeyden önce, yaşanan şey sadece Resulüllah’ın şahit olduğu bir durumdu. Mucize onun içindi. Bu mucizeyi O yaşamıştı. Müminler ise bu mucize ile imanlarındaki samimiyet konusunda imtihan edilmişlerdi. Bu nedenle olayın nasıl gerçekleştiği gibi bir soruyu önemsemeden, sadece bu mucizenin sonuçlan üzerinde durmak daha anlamlı ve önemli olacaktır.

Mucize yolculuk gerçekleştiği zaman, Resulüllah, Rabbinin indinde son derece makbul bir statüde olduğunu, kendisine böylesi bir mucizeyi yaşatılarak, ilâhi kattaki makbuliyetinin ifade edildiğini anladı. Kalbi yatıştı; kendisinde, davasını daha da fazla bir gönül hoşluğu içinde yürütme gücü buldu. Mucize yolculuğun sabahı Kabe’ye giderek, karşılaştığı insanlara şahit olduklarını anlatmak istedi. O’nun bu isteği Ebû Talib’in kızı Ümm-ü Hânı tarafından uygun bulunmadı; ‘Ey Allah’ın Resulü! Yapma! Bunları insanlara anlatma. Onlar seninle alay ederler, seni yalanlarlar [68] dedi. Ancak Resulüllah insanlar için bir imtihan vesilesi olacak mucize yolculuğunu anlatmakta kararlıydı. Yalanlanacağını, alaya alınacağını biliyordu.

ama önemsemiyordu. Önemli olan, Rabbi katında makbul ve değerli olduğunu anlamış olmasıydı. Bu kendisi için herşeyden değerliydi. Doğruca Kabe’nin yanına gitti. Ebû Cehille karşılaştı. Resulüllah’ın bir şeyler söylemek ister gibi kendisine doğru geldiğini gören Ebû Cehil, merakla ‘Bana anlatacağın bir şeyler mi var diye sordu. Resulüllah ‘Evet, bu gece götürüldüm’ dedi. Ebû Cehil merak ve şaşkınlıkla ‘Nereye?’ diye sordu. Resulüllah ‘uzaklara’ dedi, Ebû Cehil, alaya almak için aradığı bir fırsatı bulmuş olmanın sevinciyle ve imalı bir ifadeyle ‘Sonra da aramıza döndün, öyle mi? Bu söylediklerini Kureyş’in büyüklerine de anlatır mısın?’ dedi. Resulüllah ‘Evet anlatırım’ deyince Ebû Cehil, çevrede bulunan Mekkelilere seslendi.

Biraz sonra Resulüllah’ın etrafında küçük bir kalabalık toplandı. Ebû Cehil, (Ey Muhammedi Biraz önce bana söylediklerini bu insanlara da söyle” dedi. Resulüllah, mucizevî yolculuğunu anlattı. Bütün müşrikler şaşkın bir haldeydiler. Ellerini başlarının üzerinde tutmuş, anlatıp gülecekleri, alay ve hakaretlerine malzeme olacak bir şey işitiyor olmanın keyfiyle Resulüllah’ı dinliyorlardı. Resulüllah anlatacaklarım bitirince, müşriklerden birisi alaycı bir ifadeyle ‘İlginç bir yolculuk! Demek uzaklara gittin. Bise o gitigin yerin nasıl bir yer olduğunu anlatır mısın? dedi. Amaçları Resulüllah’ın yalan söylediğini ispatlamaktı. Çünkü işittiklerine hiçbir şekilde inanmamışlar; Resulüllah’ın yalan söylediğini düşünmüşlerdi. Ancak Resulüllah, mucizevi yolculuğunu bütün ayrıntılarıyla anlatmaya başladı. Hiçbir ayrıntıyı atlamıyordu. Müşrikler bozuldular. Velid b. Muğire’nin sesi duyuldu; ‘Kalkın dağılın; Muhammed büyülenmiş; başka bir şey değil’ dedi. Resulüllah’a alay edecekleri bir şeyler işitmiş olmanın keyfiyle dağılıp, buldukları herkese işittiklerini anlatmaya başladılar. Özellikle müminleri buluyor ‘Bakın adamınız neler anlatıyor’ diyerek işittiklerini biraz da değiştirip, amaçlarına uygun şekilde süsleyerek anlatıyorlardı. Müminlerden bir kısmı, iman henüz kalbine tam yerleşmemiş, kalbinde hâlâ bazı kuşkular olanlar, duydukları karşısında İslâm’dan geri döndüler. Ancak iman kalplerine tam yerleşmiş olanlar duydukları karşısında sarsılmadılar, etkilenmediler.

Müminlerden en önemli ve örnek davranışı ise Hz. Ebû Bekir sergiledi. Hiçbir şeyden haberdar olmayan Ebû Bekir, koşarak yanma gelen bir grup müşrikin ‘Ey Ebû Bekir.’ Bak dinle adamın neler anlatıyor’ diyerek anlattıkları dinlediğinde ‘Bunları Resulüllah mı anlattı?’ diye sordu. Müşrikler, amaçlarına ulaşacakları umuduyla ‘Evet, bütün bunları Muhammed anlattı’ dediklerinde Ebû Bekir’in cevabı: ‘Eğer O anlattıysa bunlara ve hatta daha başkalarına da inanırım; O asla yalan söylemez [69] oldu. Bu güveninden dolayıdır ki, Resulüllah tarafından ‘çok samimi, çok sadık’ anlamlarına gelen ‘Sıddık’ gibi oldukça şerefli bir unvanla anılmaya başlandı.

Miraç yolculuğunu takiben, o güne kadar sabah ve akşam iki vakit namaz kılan müminler, namazı beş vakit kılmaya başladılar. Ayrıca, miraç gecesi Resulüllah’a şu ayetler vahyolundu:

‘Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti; müminler de iman ettiler. Her biri Allah’ a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır’ dediler. Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde sorumlu kılar. Kişinin yaptığı her iyilik kendi yararına, her kötülük de kendi zararınadır. (Ey müminler deyin ki;) ‘Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!.[70]

[67] Bakara sûresi, 2:286
[68] Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 11/43; Ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, 11/43; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 1/215.
[69] Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 11/39, 40; Ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, 11/40; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, III/170.
[70] Bakara, 2:285,286
 

Benzer konular

Üst