Taşlıcalı Yahya Bey ve Şehzade Mustafa Mersiyesi

  • Konbuyu başlatan Ugur
  • Başlangıç tarihi
  • 2,617
  • Okuma süresi: 12:50

Ugur

Administrator
Taşlıcalı Yahya ya da Dukaginzâde Yahyâ, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşamış Osmanlı askeri ve divan edebiyatı şairidir.

Yaşadığı dönemde Fuzuli'den sonra en büyük mesnevi şairi olarak tanınmıştır. Kanuni’nin emri ile boğdurulan Şehzade Mustafa için yazdığı "Şehzade Mersiyesi" en ünlü eseridir.

Doğum tarihi kesin olarak bilinmez. 1488-1489 (bazı kaynaklarda 1498) yıllarından birinde doğduğu iddia edilir. Doğum yerinin Arnavutluk olduğu ve soyunun oranın önemli soylu ailelerinden biri olan "Dukagin" sülalesine dayandığı sanılmaktadır..

Küçük yaşta devşirme olarak Yeniçeri Ocağına asker olarak alındı ve Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde asker olarak yetiştirildi. Yeniçeri Ocağına bağlı Acemioğlanlar Ocağı'nda iken askerilik yeteneği yanında edebiyata yatkınlığı ve yazdığı şiirler farkedildi.

Kendisine Kemal Paşazade’den, Kadri Efendi’den, Fenarizade Muhyiddin Çelebi'den dersler aldırtıldı. Onun bu yatkınlığı ve aldığı dersler önemli devlet adamları ile tanışmasını ve yardım görmesini yükselmesini sağladı.

Yavuz Sultan Selim döneminde Mısır ve Çaldıran Seferleri ile Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki pek çok savaşa da asker olarak katıldı. Gerek gördüğü yardım ve ilgi, gerekse askerlik alanındaki cesareti edindiği dostlar kadar kıskançlıklara ve düşman kazanmasına neden oldu. Örneğin şair Hayâlî ile takıştığı o dönemde bilinmektedir.

Sürgüne gidişi


Rüstem Paşa’nın yerine sadrazam olarak atanan Kara Ahmet Paşa'nın bir süre sonra Kanuni'nin emriyle öldürülmesinden sonra yeniden işbaşına gelen Rüstem Paşa, şairin bütün malvarlığına el koymuş, onu maaşlı olarak sürgüne göndermiştir. Aşık Çelebi'ye göre sürgüne gönderildiği yer Bosna'da Zvornik Sancağı iken kimi yazarlar sürgün yerinin Temeşvar vilayeti olduğunu iddia etmektedirler.



Şairin sürgün edildiği bölgede sürekli olarak kalıp kalmadığı sonradan bu kararın kalkıp kalmadığı da bilinmemektedir. Bununla birlikte edebiyat faaliyetlerine devam ettiği ve Zigetvar seferi öncesi Kanuni'ye bir kaside sunduğu belirtilmektedir.

Ölümü


Ölüm tarihi üzerinde de bir anlaşmazlık olsa da çoğunluk tarihçi ve kaynak onun 1582 yılında vefat ettiğini belirtmektedir. Şairin mezarının yeri de tartışmalıdır, bir kısım kaynaklar, mezarının Zvornik'te, kimileri de İstanbul'da olduğunu söylerse de, Bursalı Mehmet Tahir Bey ve Muhammed Hadzijahic de, Bosna Evliya Kataloğu'nda şairin Loznica'da öldüğünü söylemektedirler.

Şairin bilinen ve ünlü 5 büyük mesnevisi bulunmaktadır. Bu mesnevileri;
  • Gencine-i Raz
  • Kitab-ı Usul
  • Gülşen-i Envar
  • Yusuf u Züleyha
  • Şah u Geda

"Yusuf u Zeliha", bilinen en ünlü mesnevisidir. Bunun dışında Şah u Geda mesnevisinde Ayasofya gibi tarihi eserlerin tasvirlerinin bulunması mesnevinin önemini artırmaktadır.

Mesnevileri haricinde önemli eserleri arasında şairin çeşitli şiirlerinden oluşan bir “Divanı" ve “Hamsesi" bulunur.


Şehzade Mustafa Mersiyesi


1553’te Şehzade Mustafa'nın öldürülmesi üzerine Kanuni'ye ve onun yakınlarındaki kişilere karşı yazdığı mersiye, şehzadenin ölümünde rol oynadığı bilinen himaye gördüğü eski dostu sadrazam Damat Rüstem Paşa ile takışmasına yol açtı. Kaleme aldığı bu eser nedeniyle Damat Rüstem Paşa'nın emriyle yakalandığı ancak Kanuni'nin şiire olan düşkünlüğü ve oğlunun öldürülmesi nedeniyle yaşadığı vicdan azabı yüzünden sultan tarafından affedilerek ceza verilmediği iddia edilir. Öte yandan Şehzade Mustafa Mersiyesi'nin asker, yeniçeri ve halk arasında infiale neden olmasının Kanuni tarafından sadrazam Damat Rüstem Paşa'nın azledilme nedenlerinden biri olduğu ayrıca bu mersiyenin ardından şair Sami gibi pek çok divan şairinin Şehzade Mustafa'nın ölümü ile ilgili Kanuni ve yanındakileri eleştiri mahiyetinden mersiyeler yazdığı bilinmektedir


Meded meded bu cihânûn yıkıldı bir yanı
Ecel Celâlîleri aldı Mustafâ Han’ı
İmdat! Eyvahlar olsun! Bu cihanın bir yanı yıkıldı;
[zira] ölüm eşkıyaları Şehzade Mustafa’yı yok ettiler.


Tulundı mihr-i cemâli, bozuldı dîvânı
Vebâle koydılar âl ile Âl-i Osmânı.
Yüzünün güneşi battı, divanı dağıldı.
Osmanlı sultanını hile ile günaha soktular.


Geçerler idi geçende o merd-i meydânı
Felek o cânibe döndürdi şâh-ı devrânı.
O savaş meydanlarının yiğidini adı geçtikçe çekiştirirlerdi.
Felek zamanın padişahını o [iftiracılardan] yana döndürdü.


Yalancınun kuru bühtânı bugz-ı pinhânı
Akıtdı yaşumuzı yakdı nâr-ı hicrânı.
Yalancının kuru iftirası ve gizli kini
gözyaşımızı akıttı, ayrılık ateşini yaktı.


Cinâyet itmedi cânî gibi anun cânı
Boguldı seyl-i belâya, tagıldı erkânı.
O cani gibi cinayet işlemedi;
[Fakat kendi] canı, bela selinde boğuldu, erkânı dağıldı.


N’olaydı görmeye idi bu mâcerâyı gözüm
Yazuklar ana revâ görmedi bu râyı gözüm.
Keşke gözüm bu olup biteni görmeseydi
Yazıklar olsun! Gözüm bu muameleyi ona layık görmedi.


II

Tonandı aglar ile nûrdan menâre dönüp
Küşâde-hâtır idi şevk ile nehâre dönüp
Nurdan bir minare gibi ak giysilerle donandı;
Gönlü şevk ile gündüz gibi [aydınlık]idi.


Görindi halka dıraht-ı şükûfe-dâre dönüp
Yürürdi kulları önince lâlezâre dönüp.
Çiçek açmış bir ağaç gibi halka göründü;
kulları bir gelincik tarlası gibi önünde yürüyorlardı.


Tururdı şâh-ı cihân hiddetiyle nâre dönüp
Otagı haymeleri karlu kûhsâre dönüp.
Cihan Sultanı kızgınlığından ateşe dönmüş hâlde duruyordu;
Otağının çadırları karlı dağlara benziyordu.


Müzeyyen idi bedenlerle ak hisâre dönüp
El öpmege yüridi mihr-i bî-karâre dönüp.
Bedenlerle süslenmiş beyaz bir hisara benziyordu.
Yerinde duramayan güneş gibi el öpmeye yürüdü.


Tutuldı gelmedi çünkim o mâhpâre dönüp
Görenler agladılar ebr-i nev-bahâre dönüp.
O ay parçası tutuldu; dönüp gelmeyince
[Bu durumu] görenler ilkbahar bulutu gibi ağladılar.


Bir ejderhâ-yı dü-serdür bu hayme-i dünyâ
Dehânına düşen olur hemîşe nâpeyda.
Bu dünya çadırı iki başlı bir ejderhadır.
Onun ağzına düşen elbette görünmez olur.


III

O bedr-i kâmil ü ol âşinâ-yı bahr-i ulûm
Fenâya vardı telef itdi anı tâli’-i şûm.
O olgun dolunay [gibi kemâle ermiş şehzade], o ilimler denizinin Aşinası yok olup gitti;
Onu uğursuz talih telef etti.


Dögündi kaldı hemân dâg-ı hasretiyle nücûm
Göyündi şâm-ı firâkında toldı yaş ile Rûm.
Yıldızlar dövünüp tamamen [şehzadenin] hasreti yarasıyla kaldı.
Anadolu, onun ayrılık akşamında yandı, yaşla doldu.


Kara geyürdi Karamana gussa itdi hücûm
O mâhı ince hayâl ile kıldılar ma’dûm.
Gam Karaman’a hücum etti kara[lar] giydirdi.
O ayı ustaca hilelerle yok ettiler.


Tolandı gerdenine hâle gibi mâr-ı semûm
Rızâ-yı Hak ne ise râzî oldı ol merhûm
Zehirli yılan [gibi kement] boynuna hale gibi dolandı;
O merhum [şehzade], Allah’ın takdiri ne ise razı oldu.


Hatâsı gayr-i muayyen günâhı nâmalûm
Zihî şehîd-i saîd ü zihî şeh-i mazlûm
Şuçu belirsiz, günahı malum değil.
Ne kutlu bir şehit ve ne büyük zulme uğramış bir şah.


Yüz urdı hâke o meh aslına rücû itdi
Seâdet ile hemân kurb-i Hazrete gitti
O ay [gibi parlak şehzade] yüzünü toprağa koydu, aslına döndü.
Mutlulukla çabucak Allah’ın huzuruna gitti.


IV

Getürdi arkasını yire Zâl-i devr ü zemân
Vücûdına sitem-i Rüstem ile irdi ziyân.
Zamanın Zal’i [şehzadenin] arkasını yere getirdi,
Vücuduna Rüstem’in zulmü ile zarar geldi.


Döküldi gözyaşı yılduzları çoğaldı figân
Dem-i memâtı kıyâmet güninden oldı nişân.
Gözyaşı yıldızları döküldü, feryat çoğaldı;
Onun ölüm saati kıyamet gününü andırdı.


Girîv ü nâle vü zâr ile toldı kevn ü mekân
Akar su gibi müdâm aglamakda pîr ü cüvân
Kâinat feryat, figan ve inilti ile doldu.
Genç, ihtiyar [herkes] akar su gibi durmadan ağlamakta.


Vücûd iline akın saldı akdı eşk-i revân
Eyâ serîr-i seâdetde pâdişâh-ı cihân.
Ey saadet tahtında [oturup duran] cihan padişahı!
Dökülen gözyaşları vücut ülkesine akın salıp aktılar.


O cân-ı âdemiyân oldı hâk ile yeksân
Diri kala ne revâdur fesâd iden şeytân.
O insanların canı [gibi sevdiği şehzade] toprak ile bir oldu.
Fitne çıkaran şeytanın diri kalması reva mıdır?


Nesîm-i subh gibi yirde koma âhumuzı
Hakâret eylediler nesl-i pâdişâhumuzı.
Padişahımızın soyunu tahkir ettiler.
Âhımızı sabah rüzgârı gibi yerde bırakma.


V

Bir iki egri fesâd ehli nitekim şemşîr
Bir iki nâme-i tezvîri kıldı katline tîr.
Kılıç gibi eğri birkaç fesatçı,
Birkaç sahte mektubu [şehzadeyi] öldürmeye ok gibi kullandılar.


Gelür ezelde mukadder olan kalîl ü kesîr
Hezâr kayserün oldı leyâl-i ömri kasîr
Ezelde az veya çok olarak takdir edilen [her şey başa] gelir.
Binlerce kayserin ömür geceleri kısa oldu.


Eceldür âdeme derbend-i teng ü târ-ı asîr
Zarûrîdür bu iki ugrar ana cüvân ile pîr.
Ölüm insan için dar ve karanlık olan zorlu bir geçittir.
Genç ve ihtiyar [herkesin] ona uğraması kaçınılmazdır.


Yirini zîr-i zemîn eyledi o mihr-i münîr
Yirini gitdi cihândan nite ki merd-i fakîr.
O parlak güneş yer altına yerleşti.
Dünyadan fakir bir kimse gibi yerinerek gitti.


Bu vâkıa olumaz halka kâbil-i tabîr
Ki Erdişîr-i velâyetde ola âdet-i şîr.
Bu rüyanın halka yorumlanması mümkün olamaz.
Velayetin Erdişîr’inde arslan âdeti bulursun.


Bunun gibi işi kim gördi kim işitdi aceb
Ki oglına kıya bir server-i Ömer-meşreb.
Acaba böyle bir işi kim görmüş, kim işitmiştir?
Ömer tabiatlı bir hükümdar oğluna kıysın.


VI

Ferîd-i âlem idi, âlim idi, alem idi
Muhammed ümmetine mevti mevt-i âlem idi.
Âlemde biricik idi, alim idi [hatta] çok alim idi.
Onun ölümü Muhammet ümmetine âlemin ölümü gibi oldu.


Ziyâde mâtem idi, haylî emr-i muzam idi
Salâh ü zühdî kavî itikâdı muhkem idi.
[Şehzadenin ölümü] büyük bir yas, pek büyük bir hadiseydi.
Onun iyiliği, zühdü ve takvası kuvvetli, inancı sağlamdı.


Meşâyih ile musâhib ricâle hemdem idi
Kerâmetiyle kerîmü’l-hisâl âdem idi.
Şeyhlerle sohbet eder, rical ile bir arada olurdu.
Kerem ve ihsanıyla yüce hasletlere sahip bir kimseydi.


Nücûm gibi cihândîde vü mükerrem idi
Vücûdı muhteşem ü şevketi muazzam idi.
Yıldızlar gibi dünya görmüş ve hürmet edilen idi.
Vücudu ihtişamlı ve heybeti azametliydi.


Tevâzu ile selâmında hôd müsellem idi
Aceb o bedr-i temâmun ne âdeti kem idi
Onun tevazu ile selam alıp verişi de [herkesçe] bilinirdi.
Acaba o tam dolunay [gibi olgun zat] ın ne huyu kusurluydu?


Hayflar oldı ana iftirâ ile gitdi
Huzûr-ı Hakk’a düâ vü senâ ile gitdi
Ona çok yazık oldu, iftira ile gitti.
Allah’ın huzuruna dua ve övgülerle gitti.


VII

Sipihrün âyenesinde göründi rûy-i fenâ
Kodı bu kesret-i dünyâyı kıldı azm-i bekâ
Feleğin aynasında yokluğun yüzü göründü;
[bunun üzerine şehzade] bu çokluk alemini bırakarak sonsuzluk âlemine yöneldi.


Garîbler gibi gitdi o yollara tenhâ
Çekildi âlem-i bâlâya hemçü mürg-i Hümâ.
Kimsesizler gibi o yollara yalnız başına gitti.
Hüma kuşu gibi yüce âleme çekildi.


Hakîkaten sebeb-i rifat oldı düşmen ana
Nasîbi olmasa tan mı bu cîfe-i dünyâ.
Gerçekte düşman onun yücelmesini sağladı.
Bu dünya leşi onun kısmeti olmasa buna şaşılır mı?


Hayât-ı bâkîye irişdi rûhı ey Yahyâ
Şefîkı rûh-ı Muhammed refîkı zât-ı Hüdâ.
Ey Yahya! [Şehzadenin] ruhu sonsuz hayata kavuştu.
Şefkatçisi Muhammet’in ruhu, yoldaşı ise Allah’ın zatı[dır].


Enîsi gâyib erenler, celîsi ehl-i safâ
Ziyâde ide yaşum gibi rahmetin Mevlâ.
Dostu gayb erenleri, oturup kalktığı kimseler safa ehli[dir].
Allah rahmetini yaşım gibi çok eylesin.


İlâhî cennet-i Firdevs ana durag olsun
Nizâm-ı âlem olan pâdişâh sag olsun.
Allah’ım! Firdevs cenneti ona mesken olsun.
Âleme nizam veren padişah sağ olsun.


Taşlıcalı Yahya Bey

Kaynak:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Taşlıcalı_Yahya
http://www.siirparki.com/taslicali.html
 
Tüm sayfalar yüklendi.
Üst