Almanya gibi yerde selden 156 kişi öldü, daha ne olsun?

Kaptan43

5 Yıldızlı Kaptan
Niyetim korkutmak değil. Korku ile iş görenin gördüğü işten hayır gelmez. Doğru olanı yapmak en güzeli. Korkmayalım. Ama durumun acayipliğine şaşırabiliriz.

Geçen haftaki yazımda iklim değişikliği konusuna girmiş ve bunun gizli olmayan basit çözümünü rakamlarla anlatmıştım: Endüstriyel eti bırakmak yahut azaltmak.

Niyetim korkutmak değil. Korku ile iş görenin gördüğü işten hayır gelmez. Doğru olanı yapmak en güzeli. Korkmayalım. Ama durumun acayipliğine şaşırabiliriz.

Bakın Almanya gibi yerde selden 156 kişi öldü.

Neden insanlar bir şey olmamış gibi davranıyor? Almanya yahu burası. Otobüslerin durağa saniyeyle geldiği, yollarında (Berlin’in bir iki yeri hariç) yalınayak yürünebilen bir yer. İnsan hayatı çok kıymetli. Kurallar, önlemler analitik, kapsamlı, insana dönük ve net. Üstelik güven verici. Sağcısı Merkel bile seçimlere girse Türkiye dahil kaç ülkede kazanır acaba?

Artık nasıl bir sel ise Almanya’da 156 kişiyi öldürdü.

Bu iklim değişikliği meselesi işi biraz mülteciler işi (yahut hapisteki düşünce suçluları filan) gibi. Kendi başına gelmez sanıyor herkes. Halbuki eski bir Mozaik şarkısının söylediği gibi: “Çok alametler belirdi”.

Ölüyoruz. Dünyayı büyük yok oluşa sürüklüyoruz. Sağı solu suçlayarak, çemkirerek vakit kaybedemeyiz. Değişmemiz gerekiyor.

...

Drawdown Projesi’ne göre küresel ısınmayı dindirmek için en etkili dört strateji şunlar:

  • Yemek israfını azaltmak
  • Kız çocuklarını eğitmek
  • Aile planlaması ve üreme sağlığı hizmetleri sunmak
  • Topluca bitkisel yönden zengin bir diyete geçmek.


Bu faaliyetlerin sera gazı musibetine çözüm olmaktan çok fazlasını içerdiği, dünyayı bir çok zırvadan kurtaracağı kesin.

Yapması da kolay. Formülü anlatıyorum: Siz uyguluyorsunuz. Çevrenize de söylüyorsunuz. Onlar da çevresine söylüyor. Zaten 6 dereceden herkes tanış olduğuna göre takriben bir ay içerisinde dünyayı kurtarıyoruz.

Keşke mekanizma böyle işleseydi.

İkna etmek için daha fazla kelam etmek gerekiyor.



Konu dünyayı kurtarmak bile olsa hayvan konuşmayı sevmediğinizi biliyorum. Et yememek, veganlık, vejetaryenlik bambaşka saiklerle yürüyen bir durum. Genellikle endüstriyle, sağlıkla, küresel ısınmayla filan ilgili değil. Dolayısıyla bu yazının konusu başka.

Cümle biraz Marvel çizgiromanı gibi farkındayım ama: Burada dünyayı kurtarmaktan bahsediyoruz. Bunun en pratik ve ölçülebilir yolu da endüstriyel hayvan ürünlerini terk etmek yahut azaltmak.

Dünyada neden bu kadar insanın et yediğini anlamak hakikaten zor. Ve bunun böyle sürmeyeceği de kesin. İnsanoğlu endüstriyel etten nasıl uzaklaşacak bilmiyorum. Sen suyunu hayvan yemek için harca. Tarlanı hayvan yemek için harca. Yaşadığın dünyanın tepesindeki serayı hayvan yemek için büyüt. Kimsenin vicdanının kaldırmayacağı yöntemlerle sağlıksız et üretimi için yırtın. Bunun sürdürülebilir olmadığı kesin.

Hatta aksinin çılgınca olduğu kesin. Onlarca açıdan. Burada sadece bir ikisine değinelim.

Sağlık: Dünya’yı kurtarırken kendinizi de kurtarmış oluyorsunuz. Daha ne? Şeker hastalığı, hipertansiyon, bilumum kalp hastalıkları, kanser… Bunlar et tüketimiyle ilgisi kanıtlanmış hastalıklar. Zaten bir doktor kaç şey önerir? Uykunuza dikkat edin. Hareket edin. Bir de diyetinizde sebzeyi meyveyi arttırın.

Vicdan: Konunun vicdani yönünün de elbette herkes için değişen oranlarda bir önemi vardır. Tarımın icadından beri yabani memelilerin %83’ünü ve bütün bitkilerin yarısını yok eden bir ırkın, insan ırkının ahvadıyız. Hayvan cinayetleri o kadar gözden ırakta yapılıyor ki bugün ete ulaşım hayvanı bizzat öldürmekten geçse et yiyen pek kimse kalmazdı. Endüstriyel et markete ulaşana kadar çekilen zulümler bir süre sonra bugün anlatılan kölelik yahut soykırım anıları gibi anlatılır olacak. Örneğin tavuklar stresten birbirlerini yemesinler diye önce kontakt lens takılmış. Bir müddet sonra bu zahmetli gelince tavukların yüzünün ucunu yakan gaga kesme makinesi endüstride standart hale gelmiş. Çünkü insanlar yılda 65 milyar tavuk yiyor. Yani bu işlem yılda en az 65 milyar kere tekrarlanıyor. 10 yılda 650 milyar kere. 80 yıllık bir ömür boyunca 5.200.000.000.000 kere. Sizi ve dünyayı hasta eden bu zulmün neden parçası olasınız?

Cüzdan: İşin cüzdan kısmı da ortada. Sağlıklı bir bitkisel beslenmenin sağlıklı bir hepçil beslenmeden açık ara daha ucuz olduğu su götürmez.

Nefaset: “Et yemeyince doyamıyorum” gibi bütünüyle yanlış alışkanlıklara bağlı argümanlarınızla başa çıkabilirseniz gerisi kolay. Çünkü et çok çeşit değil. Az sayıda hayvanın eti yeniyor. Ama sebze çeşit çeşit. Boy boy. Yeter ki yaratıcılığa açık olun. Seferihisar’a yakın bir enginarcı lokanta/meyhane vardı, 20 çeşit menüsü hepsi birbirinden leziz enginar meze, yemek ve tatlılarından ibaretti.

Peki ya doğamız: İnsanın doğası et yemeyi gerektirir mi tartışmalı bir durum. Ama bunu tartışmak saçma. İnsan “tabiatıyla” et yiyor olsa dahi insanın doğasına yakın davranmaya çalışması delilik değil mi? Doğanızı bir gözden geçirsenize. Doğamızla başa çıkabildiğimiz için yerlere sümkürüp sonra elimizi saçımıza silmiyoruz veya her canımızın çektiğiyle sevişmeye kalkışmıyoruz.

Hesap açık: İnsanların kullandığı tatlı suyun tamamının üçte biri üretim hayvanlarına gidiyor. Evlerde bunun otuzda biri kullanılıyor. Dünyada üretilen antibiyotiklerin %70’i üretim hayvanları için üretiliyor. Ve bu da insanları tedavi ederkenki etkisini azaltıyor. Dünyadaki tarıma elverişli toprakların %59’u üretim hayvanlarına yem yetiştirmek için kullanılıyor. Üstelik bir kalorilik et üretebilmek için 27 kalorilik bitki tüketiliyor.

Çelişkiler ortada: Ayrımcılık hayvanlar aleminde daha barizdir. Bir köpeği Endonezya’da, Çin’de yerseniz kimse ilgilenmez. Aynı köpeği Teşvikiye’de yiyin de görelim. Keza bonfilesini çekiştiren birisi kurban bayramına laf edebilir. Bir inek açık ara bir kediden daha zararsız ve akıllıdır. Ama ineklerin kaderi memelerinin çekiştirilmesi yahut ölmek üzerinedir. Kedilere şiir yazılır. Kutsal oldukları Hindistan’da bile sokakta yedikleri naylon torbalar yüzünden bağıra bağıra can verirler.

...

Kölelik, insanat bahçeleri filan varken bunların kalkması kulağa çok saçma geliyordu. Ben çocukken mahallede ayı oynatan abiye, şehre gelen sirke hatta köye gittikçe eşşekli köpekli anılarını anlatanlara kızan bir kişi bile hatırlamıyorum. Afrika’da bir kabile yakın zamana kadar kadınları 30 yaşına gelince kesip yiyormuş. O kabile için bu sizin tavuku şinitsel yemeniz kadar normalmiş. Bugün bunları düşünebiliyor musunuz?

Sigara ilk yasaklandığında otobüste meyhanede barda sigara içilmemesi mümkün değil gibi görünüyordu. Şimdi herkes razı. Üstelik et, sigara gibi bir uyuşturucu değil. Eti bırakmak sigarayı bırakmak gibi zulüm değil. Ama bunun et yiyen için bir önemi olmadığını, yapmanın ne kadar zor göründüğünü biliyorum. Çok basit. Bu kadar uzak görünüyorsa yavaş hareket edin. Bunu “ya herru ya merru” gibi bir seçim noktasına getirmeyin. Eti bırakmayın. Endüstriyel eti bırakın. Bırakamıyorsanız azaltın.

Hesabı ortada bir iş bu. Sonra dönüp hesaplarsınız. Siz kaç kilo az et tüketirseniz o kadar kilo az et üretilir.

...

Not: Bu yazıdaki bilgiler tıpkı geçen yazıdaki gibi Jonathan Safran Foer’in Bu Bizim Havamız, Gezegeni Kurtarmak Kahvaltıyla Başlar isimli eşsiz kitabından alındı. Kitapta bu yazının çok daha fazlası var. Bana sorarsanız bu kitabı okuyun. Sonra da mevzuyu genişletmek için Bülent Şık’ın Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikayeler’ini okuyun.

Metin Solmaz - gazeteduvar

Kaynak
 
Üst