Hz. MUHAMMED (sav) ilk tepkiler

MURATS44

topragizbiz.com
İLK TEPKİLER



Rabbimden bana peygamberlik geldi. Bu sebeple sıkıntıya maruz kaldım. Bana insanların beni yalanlayacakları söylendi; ‘Sen bildiğini yapacaksın, onlar da sana bildiklerini yapacaklar’ denildi. Ya Rabbi! Kalbime güven verecek ve benden bu kederi giderecek yolu göster. (Hz. Muhammed (s)

Hz. Peygamber’in daha önce hiç beklenmeyen bir şekilde, birdenbire çevresindeki insanlara inançlarının ve hayat tarzlarının yanlış olduğunu söylemeye başlaması, daha ilk andan itibaren tepkilere neden oldu. Kırküç yıllık bir dönemi kapsayan hayatı boyunca hemşehrilerinin tamamının saygı ve takdirini kazanmış birisi olarak, söyledikleriyle neredeyse bütün tanıyanlarını önce şaşkınlığa sürükledi. Mekkeliler, saygıyla andıkları Abdülmuttalib’in torunu, Hatice’nin kocası olan ve münzevî hayatını tercih edip adeta dünyadan el-etek çeken Muhammed’de gerçekleşen değişime bir anlam veremediler. Gerekçesini anlamakta zorlandılar. Büyük bir şaşkınlıkla Muhammed’in durumunu aralarında görüşüp, konuşmaya başladılar. O’nun, Mekke’deki mevcut inançlara yönelik eleştirilerinin dozajının gün geçtikçe artması karşısında öfkelendiler. Gidişatın hiç de hafife alınacak nitelikte olmadığını şaşkınlık ve öfke içerisinde izlediler. Yakın gelecekte Mekke sistemini sarsacak ciddi bir problemle karşı karşıya olduklarını düşündüler.

Fakat çocukluğundan beri yakından tanıdıkları ve hiç kimsenin sahip olamayacağı olumlu sıfatlarla takdir ettikleri hemşehrilerine karşı fiilî bir tepkide bulunmayı akıllarına getirmediler. Zira, O’na yönelik bir sataşma veya saldırının, mensubu olduğu Haşim oğulları soyu ile diğer soy ve aileler arasında büyük problemlere neden olacağını biliyorlardı.

Aile bağlarının son derece güçlü olduğu Arap toplumunda bir ferde saldırının onun tüm ailesine, akrabalarına saldırı anlamına gelmesi, içlerinden geçeni uygulamaya koymalarına engel oluyordu. Haşim oğullarının, Resulüllah’ın davetine katılmasalar dahi, zor durumda O’nu desteklemekten kaçınmayacaklarını Arap kavmiyetçiliğin değişmez gereği olarak biliyorlardı. Kendilerini biraz olsun rahatlatan tek şey, Resulüllah’m tebliğ ettiği yeni dini sadece bireysel görüşmelerinde dile getirmesiydi. Bu durumu, yeni dinin toplumsallaşma ihtimalinin zayıflığına yönelik önemli bir işaret olarak düşündüler. Bu nedenle de tepkilerini daha çok alay etme biçiminde açığa vurdular.

Resulüllah’la ‘Abdülmuttalib oğullarının gökten haber alan oğlu [180] diye alay ettiler. Bu alaylarıyla da, üçüncü şahıslara yönelik olmak üzere, ‘Muhammed’in sözleri kabul edilecek ve katlanılacak şeyler değil; aklını yitirmiş birisini dikkate almaya gerek yok’ demek ister gibiydiler.

Ancak her yeni günle birlikte durum biraz daha değişti. İlk zamanlar eşi ve çocuk yaştaki Ali ile sabah vakti Kabe’de namaz kılan ve başka taraftarı olmayan Resulüllah, kısa süre sonra Ebû Bekir gibi toplumda önemli statüye sahip bir şahsiyetin desteğini aldı. Ebû Bekir, Mekke’nin eşrafından, Dâru’n Nedve’nin önemli üyelerinden birisiydi. Resulüllah’a Mekke sisteminin bir temsilcisi olarak giden Ebû Bekir, yeni dinin taraftarı olarak döndü ve o da kısa süre sonra Meclis’le olan bağlarını kesti. Üstelik, Ebû Bekir hiç çekinmeden ilk günden itibaren Resulüllah’m söylediklerini kabul ettiğini açıkça her yerde ilan etti; bıkıp-usanmadan yeni dine taraftar aramaya başladı. Ebû Bekir’in İslâm’a girmesi, Mekke’de ciddi bir sıkıntıya neden oldu. Mekke eşrafı önceleri sadece Resulüllah’ı kaybetmiş olmanın sıkıntısına sahiplerken, şimdi buna Ebû Bekir’de eklenmişti. Şaşkınlıkları artıkça arttı. Şaşkınlıklarının sonu bir türlü gelmedi; her şaşkınlığı bir başkası izledi. Her gün daha başkalarının da Resulüllah’m yanında yer aldığını, O’nun söylediklerini kabul edip desteklediğini duydular veya gördüler. Kendileri açısından en ilginç gelişme, Mekke toplumunun aşağılayıp, değer vermediği Bilâl, Habbab b. Eret, Süheyl, Ammar b. Yasir ve Sümeyye’den oluşan bazı kölelerin de yeni dine mensup olmalarıydı. Ebû Bekir gibi eşraftan birisi ile bu kölelerin arasındaki her türlü farklılığın reddedilerek, birbirlerini eşit kabul etmeleri ise şaşkınlıklarının asıl nedenini oluşturdu. Bu, Mekke değerlerini alt üst eden toplumsal bir hareketin doğmakta olduğunun ilk, fakat aynı zamanda tehlikeli bir işaretiydi.

Mekkelilerin ve özellikle de eşrafın en çok düşündükleri ve cevabını bulmaya çalıştıkları konu, Resulüllah’ın bir anda böylesi bir işe kalkışma nedeniydi. Aklı başında birisi küçük bir işe dahi amaçsız kalkışmayacağına göre, Muhammed gibi toplumun takdirini kazanmış son derece akıllı birisinin, toplumun tamamına cephe almayı gerektirecek bir işe kalkışmanın nedensiz olamayacağını düşündüler. Nedeni bulmaya çalıştılar. Fakat kendileri açısından makul bir neden bulamadılar. Zengin olmak, makam elde etmek gibi gaye ve düşünceleri bulunmayan birisi olduğunu bildikleri Resulüllah’ın, böylesi bir işe kalkışmasını bizzat kendilerinin de inanmadıkları bir sebebe dayandırmak zorunda kaldılar: ‘Aklını yitirmiş olmak’. Ne düşünürlerse düşünsünler, hiçbir şekilde başka bir gerekçe bulamadılar. İddialarını bazen ‘mecnun’ veya ‘meczup’ sözleriyle, bazen da ‘çıldırdı’ sözleriyle ifade ettiler. İnsanların İslâm’a girişini önlemek için bu kanaatlerini propaganda malzemesi olarak kulandılar.

Hatta zamanla propagandaları Öylesine etkili olmaya başladı ki, Resulüllah’ı bu menfi propagandanın etkisinden korumak için ayet vahyolundu. Söz konusu ayetle, ilk ayetler vahyolunduğu zaman durumu kabullenmekte zorluk çeken Resulüllah’m tekrar aynı tür şüpheye düşmemesi için gerekli önlem önceden alınmış oldu. Ayette, Mekkelilerin kanaatinin yanlışlığı yüzlerine vurulurken, Resulüllah’a da bir mesaj verilerek kalbi pekiştirildi; gidişatını sürdürmesi sağlandı; ‘Sen, Rabb’inin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin. Senin için kesintisiz bir ödül var; çünkü sen büyük bir ahlâk üzeresin. Zamanı gelince kimin fitneye tutulup çıldırmış olduğunu sen de göreceksin, onlar da görecekler. Gerçek şu ki, yalnızca senin Rabb’in, kimin kendi yolundan şaşırıp saptığını, daha iyi bilendir.

Kimin hidayete erdiğini daha iyi bilen de O’dur.[181] Fakat daha sonra konuyla ilgili bir ayet daha vahyolundu. Bu sefer de muhatap doğrudan Re-sulüllah’tı. Bu ayette şöyleydi: ‘(Ey Muhammedi) eğer sen, sana indirdiğimizden kuşkuda isen, (vahyin ve risâletin mahiyetini) senden önceki kitap okuyanlara sor. Andoisun sana Rabb’inden hak geldi. Sakın kuşkulananlardan olma. Ve sakın Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olma, yoksa ziyana uğrayanlardan olursun.[182] Bu ayet vahyolunduğu zaman, Resulûllah’m ilk tepkisi ‘Ey Rabbiml Ben şüphe etmiyorum. Ehl-i kitabın sözünden bir delil de istemiyorum. Aksine, indirdiğin apaçık deliller bana yeter [183] oldu.

Esasen, bu ayetle Resulüllah’m peygamberliğini tasdik ve pekiştirmek amaçlanıyordu. ‘Diyelim ki, farzedelim şüphe ettin, o zaman bil ki…’ anlamına gelen ve Resulüllah’ın düşünmesi dahi mümkün olmayan bir konuda, vahyin sıhhati konusunda kuşkuya mahal olmayacağı açıklanıyordu. Ayrıca mezkûr ayet ile Resulüllah’ı davasına ruhen ve aklen hazırlamakla kalınmayıp, diğer müminlerin de kalpleri pekiştiriliyor veya vahiy konusunda az da olsa kuşkulan bulunanlara cevap veriliyordu. Verilen mesaj açıktı, deniliyordu ki: ‘Aranızda bir ömür yaşamış ve bu nedenle çok yakından tanıdığınız Muhammed, ilâhî bir silsilenin devamıdır. Kendiliğinden bir şey uyduruyor veya icat ediyor değil.

O’nun durumunun tanıkları yanı başımzdaki Yahudi ve Hıristiyanlar dır. Onlarla sürekli görüşüyor ve ticarî ilişkiler içerisinde bulunuyorsunuz. Onlara sorun ve peygamberliğin mahiyetini anlayın. Sorduğunuz zaman öğreneceksiniz ki Muhammed’in bildirdiği ve sizleri şaşkınlığa sürükleyen şeyler ilk de/a O’nun şahsında açığa çıkan şeyler değil’. Böylelikle müminler muhtemel bir kuşkudan uzaklaştırılırlarken, müşrikler ise muhtemel iftiralarına başvurmadan cevaplandırıldılar; iftira girişimleri peşinen önlendi.

Resulullah’ı davasına zihnen hazırlayan ayetler zaman zaman vahyolunmaya devam etti. Ruhunu destekleyip güçlendirmek için geçmişteki elcilerden örnekler verildi: ‘Andolsun biz senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini (n hayatını) sana anlattık. Kimini de anlatmadık [184] ayeti ile Resulüllah’ın risâlet gibi bir görevin ilk ve tek temsilcisi olmadığı, insanlık tarihi boyunca sürekli ve hatta her topluluğa [185] gönderilmiş hakikat önderlerinden sadece birisi olduğu; dolayısıyla temsil ettiği davanın, diğer bütün davalardan daha sürekli ve köklü olduğu bildirildi.

Bu ayetlerle, Resulüllah’m şahsında peygamberliğini pekiştirmek amacının yanı sıra, davetin muhataplarına da önemli mesajlar verildi. Resulüllah’m bir türedi olmadığını açıklayan ayet ise konunun en önemli örneklerinden birisini teşkil etti: ‘De ki; ‘Ben peygamberlerden bir türedi değilim. (Yani peygamberlik gibi bir özelliğe ilk defa ben sahip oluyor değilim). Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedüene uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.[186]

Fakat, biraz daha geç dönemde olmakla birlikte, Mekke’de kulaktan kulağa yayılan, toplantı ve sohbetlerin başlıca konusu haline gelen Resulüllah’m akıl sağlığıyla ilgili dedikodular, bazı müminleri veya İslâm’a girmeyi düşünenleri kısmen de olsa etkiledi. Veya böylesi bir ihtimal belirmeye başladı. Bunların kimler olduğunu bilmiyoruz, ancak şu ayetler bu durumda bulunanların varlığından haberdar olmamızı sağlıyor: ‘Battığı zaman yıldıza andolsun. Arkadaşınız (olan peygamber) şaşırıp sapmadı ve azmadı. O nevadan konuşmaz. O (nun söyledikleri) kendisine vahyolunan vahiyden başka bir şey değildir.[187] Aslında, müşriklerin Resulüllah’la ilgili söz konusu kanaatlerinin ve Resulüllah’a inanmış veya yakınlık duyan bazı şahısların şüpheci tavırlarının nedeni sadece Mekke ileri gelenlerinin bir anlamda organize ettiği karşıt propaganda değildi. Başka durumların da söz konusu tavır ve kanaatlerin oluşmasında etkisi vardı. Özellikle de Resulüllah’m bir vaadi, bazılarını ciddi düşüncelere sevk ediyordu. Resulüllah, risâletin daha ilk günlerinden itibaren insanlara o gün için akılları şaşırtacak bir vaatte bulunuyordu:

‘Ey Kureyşliler, bana itaat edin ki kıyamete kadar bütün insanlar sizin ardınızdan yürüsün [188] veya ‘Benimle birlikte La ilahe illallah deyin, Allah’a yemin ederim ki, Kisra’nın ve Kayser’in hazinelerine sahip olacaksınız [189] diyordu. Resulüllah bu ve benzeri sözleriyle Müslüman olacaklara, dönemin iki süper devleti olan Bizans ve Fars devletlerinin mülkünü ve servetlerini vaat ediyordu.[190] Bu islâm’ın evrenselliğinin gereğiydi. Mekke ileri gelenleri Resulüllah’m bu vaadinin akıl harcı şeyler olmadığını düşündüler; alay ve hakaretlerinde bu durumu malzeme olarak kullanmaktan geri kalmadılar. Resulüllah’ı veya İslâm’a mensup olduğunu bildikleri şahısları gördükleri zaman birbirlerine göstererek ‘Bunlar yeryüzünün krallarıymışlar. Kisra’nın mülküne konacaklarmış [191] veya Resulüllah’ı gördükleri zaman ‘Ya Muhammedi Bugün de gökten bir kimse seninle konuştu mu? [192] diyerek alay ettiler.

İlk vahyi takip eden aylarda, alay ve aşağılama biçiminde de olsa İslâm Mekke’nin gündemindeydi. Bu süreçte peş peşe gelen ayetler yeni konulan açıklamakta veya bir problemi çözmekte gecikmedi: ‘Rabbine andolsun ki, onların bütün bu söz ve yaptıklarının Hesabını soracağı. Sen sana açıklaman emredilen şeyi açıklamaya devam et ve Allah’tan başkasına yönelip sığınanları içinde bulundukları durumla baş başa bırak. Çünkü o alay edenlere karşı biz sana yeteriz. Allah ile beraber haşka ilâh tutanlar yakında yaptıklarının sonucunu bilecekler. Andolsun onların söyledikleri şeylerden dolayı canının sıkıldığım biliyoruz- Fakat sen yine de Rabbinin yüceliğini, sınırsız kudret ve kemalini övgüyle an; tam bir teslimiyetle O’na secde edenlerden ol. Ölüm sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et.[193]

Müşrik liderler, Resulüllah’ın söylediklerine, eleştirilere ne kadar sabrederlerse sabretsinler içten içe büyük bir kinle doluydular ve kinleri katlanarak büyüyordu. Bilhassa Ebû Cehil kinini kontrol edemez bir hale geldi; öfkeden ne yapacağını şaşırmış bir durumdaydı. O, kendilerinin de Kabe’de ara sıra yaptıkları ‘tavaflarına benzeyen, ancak bu geleneksel ibadetlerinden görünüş olarak bazı farklılıklara sahip olan bir ibadetin Resulüllah tarafından Kabe’de sık sık gerçekleştirilmesinden rahatsız oldu. Resulüllah’tan işittikleri ve ‘eskilerin masalları’ veya ‘meczup sözleri’ olarak niteledikleri sözlere karşılık, bu ibadetin açıkça bir tepki davranış ve protesto eylemi olduğunu düşünerek, Resulüllah’tan bu ibadeti yapmaktan vazgeçmesini istedi. Eğer vazgeçmeyecek olursa tepkisinin çok sert olacağını bildirdi.

Arkadaşlarına ise, Resulüllah’ı eğer namaz kılarken görürlerse kendisine bildirmelerini, o namazda iken ‘boynuna basıp, yüzünü yere süreceğini’ söyleyip, bunu yapacağına dair Lât ve Uzza putları adına yemin etti. Nihayet bir gün Resulüllah’ı Kabe de namaz kılarken gördü ve sözünü tutmak için hemen harekete geçti. Resulüllah’a yaklaştı. Ancak aniden düşüncesini uygulamaya koymaktan vazgeçti. Bu girişiminin kendisine pahalıya mal olacağını; Resulüllah’a yönelik fiilî bir girişimin kendisini Haşim oğullarının hedefi haline getireceğini, başına büyük bir dert alacağını düşündü. Böylesi bir girişim ateşe girmek gibi bir şeydi; ateşe girip yanmamak mümkün müydü? Üstelik çok iyi biliyordu ki, yakın sayılabilecek bir geçmişte böylesi bireysel kavgalar nedeniyle Ficar savaşları patlak vermiş, Mekke ve çevresi kana bulanmıştı.

Ebû Cehil sözünde duramadı; Resulüllah’ı namaz kılmaktan engelleyemedi. Onun zorba düşüncesi ise bir ayete konu oldu. Onun örnekliğinde tüm zamanlarm insanlarına zorbaların, zalimlerin kimlikleri açıklanıp gösterildi. Bir insana, sırf namazından veya benzer bir ibadetinden dolayı zulmedenlerin bir temsilcisi olarak Ebû Cehil’den ve söz konusu girişiminden bahsedildi. Bu zorbaların kimlik ve kişilikleri gözler önüne serildi: ‘Hiç düşündün mü, bir kulu namaz kılmaktan engellemeye çalışanı? Hiç düşündün mü, o bunu yaparken doğru yolda veya kötülüklerden sakınmayı emreden birisi mi? O zorba adam, Allah’ın kendisim gördüğünü hiç bilmiyor mu? Hayır! Hayır! Eğer o, bu davranışından vazgeçmezse, and olsun ki, Biz onu perçeminden, o günahkar ve yalancının perçeminden tutup cehenneme sürükleriz.[194] Bu ayetlerle, o günün insanlarına, yakından tanıdıkları Resulüllah’m doğru yolda olmaktan, insanları kötülüklerden sakındırmaktan başka bir amaç taşımadığı bildirilirken, Ebû Cehil ve arkadaşlarının hiç kimseye bir zararı olmayan bir kişiye zorbalık yapmakla, kötülüklerle meşgul oldukları ilan edildi. O zorbaların kişilik ve karakterleri deşifre edildi. Durumlarının açığa vurulması, Resulüllah ile aralarındaki problemlerin kaynağını gösteren açıklamalar, eşrafı daha da rahatsız etti; kişiliklerinin deşifre olmasından dolayı öfkeleri bir kat daha arttı. Bu günlerde yaşanan bir başka olay ise başta Ebû Cehil olmak üzere eşrafı çok daha fazlasıyla utandırdı, gidişatları konusunda sıkıntılara yol açtı.

Halkın gözünde rezil oldular. Olay şu şekilde gerçekleşti: Araş kabilesine mensup bir tüccar Mekke’ye mal satmaya gelmişti. Ebû Cehil onun mallarını satm aldı, ancak bedelini ödemedi. Tüccar ne yapacağını şaşırmış bir halde kendisine yardımcı olacak birilerini aradı. Kabe’nin yanında oturan eşraftan bazı kimseleri bularak derdini anlattı. Resulüllah ile Ebü Cehil’in arasının son derece gergin olduğunu ve Ebû Cehil’in Resulüllah’ı zor durumda bırakacak bir fırsat kolladığım bilen bu kişiler, Resulüllah’m güçsüz, çaresiz durumda kalacağını, sevinip gülecekleri bir fırsat yakaladıklarını düşünerek tüccara Muhammed’e gitmesini, Hılfu’l Füdûl üyesi olarak ancak onun Ebû Cehil’in hakkından gelebileceğini söylediler. Kendi üzerinde oynanan oyundan haberdar olmayan tüccar, Resulüllah’m evine gitti ve durumu anlattı. Resulüllah eşrafın niyetini anladı. Adamı yanma alarak Ebû Cehil’in evine gitti ve kapıyı çaldı.

Ebû Cehil kapıyı açtığı zaman, hiç ummadığı bir şekilde Resulüllah’ı karşısında gördü. O’nun son derece kararlı bir tavırla tüccardan aldığı malm bedelini vermesi gerektiğini ifade eden sözleri karşısında dili tutuldu, bir şey diyemedi. Bu hiçbir şekilde beklemediği veya ummadığı bir durumdu. Muhammed’in kendisinden korkup kaçacağını düşünürken, şimdi O’nu karşısında ve üstelik son derece kararlı bir şekilde bulmuştu. Sesini çıkaramadı. Tam bir teslimiyetle söyleneni yaptı ve tüccardan aldığı malın bedelini ödedi. Tezgahladıkları oyunun nasıl sonuçlanacağını merakla uzaktan izleyen eşraf ise pişman ve mahcup bir halde oradan uzaklaştılar; Resulüllah’ı mahcup etmeyi hayal ederlerken, kendileri rezil ve mahcup olmuşlardı.

Ebû Cehil’in Kabe’de namaz kılarken gerçekleştirmeye kalkıştığı girişim, Resulüllah’ı tedbir almaya sevk etti. Resulüllah da dahil olmak üzere tüm müminler namazlarını kapısı kilitli evlerde, gözden uzak vadilerde ve dağlarda kılmaya başladılar. Toplantıları sırasında bazılarını nöbetçi olarak görevlendirdiler. Fakat Sâ’d b. Ebî Vakkas, Ammar b. Yasir, îbn Mes’ud, Habbab b. Eret, Said b. Zeyd’den oluşan bir grup mümin gizlice namaz kıldıkları bir zamanda müşrikler tarafından fark edildiler. Durumdan rahatsız olan müşrikler, müminleri engellemeye çalıştılar. Çıkan kavgada Sâ’d b. Ebî Vakkas eline aldığı bir deve kemiğiyle müşriklerden birisinin kafasına vurarak yaralanmasına yol açtı. Böylelikle risâlet sürecinin ilk kanı da akmış oldu.

Elbette ki bütün bunlar en başta Resulüllah için büyük sıkıntıların nedeniydi. Bir insan olması nedeniyle, Resulüllah kavminden gördüğü olumsuz tutum ve tavırlar karşısında sıkıntı duydu ve hatta çekindi. Vahyolunan her yeni ayetle yeni talimatların verilmesi, bütün Mekke toplumunun boy hedefi olmasına zemin hazırladı. Alayların, hakaretlerin, aşağılamaların, rencide edici sözlerin muhatabı oldu. Resulüllah, yeni tepkilere neden olacak ayetler karşısında ‘Ne yapayım. Bunu kavmime nasıl söylerim [195] sözlerinde açığa çıkan sıkıntılar yaşadı.

Ancak hiçbir zaman geri adım atmadı. Görevini hiçbir zaman aksatmadı. Çok sıkıntılı veya üzüntülü zamanlarında şehirden uzaklaşarak dağa çıkıp, gözlerden uzak bir yerde, bütün içtenliğiyle ‘Ya Rabbi! Kalbime kuvvet verecek ve benden bu kederi giderecek yolu göster [196] diye yakardı. Yegane sığmağı olan Rabb’inin yardımını talep etti. Bu sıralarda insanlar arasında en büyük yardımcısı eşi Hatice’ydi. Sıkıntılı, üzüntülü bir halde evine gittiği zaman, kendisini tasdik edenlerin ilki ve insanlar arasında en önemli yardımcısı olan sevgili eşinin yatıştırıcı, rahatlatıcı sözleriyle sıkıntıları kısmen de olsa dağıldı. Her şeye rağmen, oluşacak her türlü tepkiye rağmen görevini büyük bir sadakatle sürdürdü. İbn-i İshak’ın şu tespiti, o zamanlardaki Resulüllah’m durumunu resmetmesi ve durumunu anlamamızı sağlaması açısından oldukça önemlidir; ‘Allah’a iman ve kendisine geleni tasdik etmekten hiçbir zaman ayrılmadı. Kendisine vahyolunanları tam kabul etti. O yüzden Allah’ın yüklediği şeylere katlandı, insanların hoşnutluğuyla da, hoşnutsuzluğuyla da karşılaştı; onlara tahammül etti. Peygamberlik vazifesinin öyle ağır yükleri ve zorlukları vardır ki, onları, ancak Allah’ın yardımı ve tevjikıyla kuvvet ve azim sahibi olan peygamberler taşıyabilir ve katlanabilirler: [197]
[180] Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 1/199; Belâzürî, Ensâbü’l Eşraf, 1/24.
[181] Kalem, 68:2-7
[182] Yunus: 10: 94,95
[183] Fahruddin Razî, Te/sîr-i Kebîr, XI1/47O; Ibn Kesir, Tefsir, 11/433.
[184] Mümin, 40:78
[185] Nahl, 16:36
[186] Ahhâj, 46:9
[187] Necm: 53,1-4
[188] îbn Ishak, Siyer 269; Taberi, Tarihu’r-Rusül vel-Mülüfe, 11/231.
[189] îbn İshak, Siyer, 195; Kadî, Esbâb-ı Nüzul, 67,209; Buharı, ilâhî Kelamın Savunulması 133. 1Z6 m Hz. Muhammed’in Hayatı vb İslâm Daveti
[190] Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, islâm ordusu Fars sınırlarına dayandığı zaman, teslim olmasını teklif etmek için Fars komutanı Rüstem’e elçi olarak giden Muğire b. Şube, Rüstem’e karşı şunları söylemişti: ‘Allah bize, bizim aramızdan, şeref ve nesep bakımından en iyimiz, en doğrumuz olan bir peygamber gönderdi. Bu peygamber bize birçok şeyleri haber verdi. Söyledikleri aynen vuku buldu. Onun bize haber verdikleri arasında bizim bu memleketleri alacağımız, buralara hakim olacağımız da yer almakta idi. Ben burada arkamda bu söylediklerime inanan bir topluluğu temsil ediyorum. Ebû Yusuf, Kitabu’l Haraç, 70
[191] Ibnü’l Esir, el-Kâmil JVt-Târih, 11/72
[192] Ibnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, 11/72
[193] Hicr, 15:95-97
[194] Alâk, 96:9-16
[195] ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, III /20
[196] ibn Ishak, Siyer, 336.
[197] Ibn Ishak, Siyer, 187, 188.
 
Üst