Hz. MUHAMMED (sav) Topyekun kuşatılma: Hendek Savaşı

MURATS44

topragizbiz.com
TOPYEKUN KUŞATILMA : HENDEK SAVAŞI

Ey Allah’ın Resulü! Müşriklerle anlaşma girişimini bizlerin canını kurtarmak düşüncesiyle yapıyorsan, yapma. Biz de bir zamanlar bu topluluk gibi Allah’a şirk koşar, putlara tapardık. Allah’a ibadet etmeyip putlara yönelirken dahi bunlara boyun eğmezdik. Satın almaları dışında malımızdan bir tek hurma yemeyi dahi akıllarından geçiremezlerdi. Şimdi Allah bizi islâm’la şereflendirdi, islâm’la doğru yol bulmuş ve onunla kuvvetlenmişken ve sen de aramızda iken mallarımızı onlara haraç olarak mı vereceğiz? Olmaz! Buna gerek yok. Vallahi bizler Allah bizlerle onlar arasındaki hükmünü verinceye kadar savaşmaya hazırız. Onlara verecek tek şeyimiz kılıçlarımızdır. [201]

Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmektedir… Allah, o inkar edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleri ile geri çevirdi. Allah(m yardımı) savaşta müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir. [202]

Dûmet’ul Cendel, Hicaz-Suriye ticaret yolu üzerinde yer alan eski bir ticaret merkeziydi. Medine’ye 15 günlük mesafede bulunan Dûmet’ul Cendel’de büyük bir panayır kurulur, uzak bölgelerden gelen tüccarlar bu panayırda alış-veriş yaparlardı. Bir ara, Kudâ’a ve Gassân kabilelerine mensup bir eşkıya grubunun bölgedeki tüccarların mallarını yağmaladıkları ve güçlenince Müslümanlara saldırmayı planladıkları haberleri Medine’ye ulaştı. Eşkıya grubunun ticaret yolunun güvenliğini yok etmesi, Medine’ye olan erzak akışına zarar veriyordu. Hz. Peygamber hem ticaret yolunun güvenliğini temin etmek ve hem de Müslümanlara yönelik potansiyel bir düşman topluluğunu dağıtmak için Dûmet’ul Cendel’e yönelik bir askerî harekâta karar verdi. Resulüllah’ın komutasındaki bin kişilik islâm ordusu Medine’den ayrıldı (25 Ağustos 626) ve gündüzleri dinlenerek, geceleri yolculuk yaparak düşman topluluğunun hiç beklemediği bir anda Dûmet’ul Cendel’e vardı. Müslümanlar Dûmet’ul Cendel’e varınca karşılarında düzenli bir birlik ve hatta topluluk dahi bulamadılar. Anlaşıldı ki, Medine’ye saldırmak düşüncesine sahip olanlar dağınık şekilde hareket eden bir serseri grubundan başkası değilmiş. Bu grup, Müslümanların üzerlerine geldiğinden haberdar olunca dağılmıştı. İslâm ordusu birkaç gün Dûmet’ul Cendel’de kaldı ve sonra Medine’ye döndü.

Dûmet’ul Cendel harekâtı, Müslümanların, bütün dost ve düşmanlara, kendilerine yönelik en küçük düşmanca girişime bile sessiz kalmayacaklarının mesajını vermiş olması açısından önemli bir harekâttı. Bu aynı zamanda Müslümanların gittikçe genişleyen bir hakimiyet bölgesinde herhangi bir kanunsuzluğa, yağmacılığa izin vermeyeceklerinin; bölgenin hakim topluluğu olduklarının mesajını da veren bir harekâttı. Müslümanlar kendilerine 15 günlük mesafede yer alan uzak bir bölgedeki mal ve can güvenliğini yok eden küçük bir oluşuma müdahale etmişlerdi. Bu nedenlerle bölgenin başına buyruk kabileleri Müslümanların müdahalesinden çok rahatsız oldular. Artık istedikleri gibi hareket etme serbestliğinin yok olduğunu, yanlış işlerinde hesap soran birilerinin bulunduğunu bizzat yaşayarak öğrenmiş oldular. Bu, büyük oranda gelenekselleşmiş bir özelliği; bir boyunduruğa girmeden, herhangi bir sorumluluk hissetmeden istedikleri zaman istedikleri gibi davranma özelliklerini yok eden bir durumdu.

Müslümanların egemenlik alanlarım genişletmeleri yeni düşmanlar edinmelerine yol açıyordu. Dûmet’ul Cendel harekâtıyla olan da bu idi. Ve daha da önemlisi Dûmet’ul Cendel harekâtı özellikle bir topluluğu çok rahatsız etmişti. Bunlar Hayber’de yaşayan Yahudilerdi. Hayber Yahudileri için Dûmet’ul Cendel’in önemi büyüktü. Bu ticaret merkezinde istedikleri gibi davranıyor, istedikleri kurallara göre hareket edebiliyor ve ticarî oyunlarla bölgenin profesyonel olmayan tüccarlarını istedikleri gibi aldatabiliyorlardı. Müslümanlar Dûmet’ul Cendel’deki kanunsuzluğa müdahale edince, Hayber Yahudileri bunu kendi egemenlik alanlarına müdahale olarak algıladılar.

Ayrıca Medine’den kovulmuş Nadirlerin önemli bir kısmı Hayber’deki dindaşlarının yanma yerleşmişlerdi. Kalpleri Müslümanlara karşı kin ve düşmanlıkla doluydu. Yurtlarını, evlerini Müslümanlar nedeniyle terk etmek zorunda kalmalarının acısını yaşıyorlardı. Müslümanların, Dûmet’ul Cendel harekâtı ile dolaylı bir şekilde de olsa, kendilerinin ticarî faaliyetlerine de müdahale etmeye başladıklarını gördüler. Müslümanları yok etmeden, İslâm’ı Medine’den kazıyıp silmeden rahat edemeyeceklerini daha da yoğun bir şekilde düşünmeye başladılar. Yapılacak şey, Müslümanlara yönelik rahatsızlıklarını açıkça ifade eden veya çeşitli nedenlerden dolayı düşmanlığını açığa vurmaktan çekinen Arap kabilelerini bir organizasyonla birleştirip, Müslümanların üzerine salmaktan geçiyordu. Neredeyse tüm Arapların dini lideri konumunda bulunan ve yine tüm Arapların yanında itibar sahibi olan Kureyş’i harekete geçirmek ve onun liderliğinde bir geniş cephe oluşturmak ise problemi çözerdi.

İntikam Savaşının Hazırlıkları

627 yılının Mart ayında gerçekleşen ve Kur’an’da ‘Hizipler (müttefik düşman grupları) Savaşı’ veya Medine’yi savunmak amacıyla kazılan hendek nedeniyle ‘Hendek savaşı’ olarak isimlendirilen ve daha çok da bu ikinci isimle tanınan savaş, Kureyş’in liderliğinde toplanan Arap topluluklarının Müslümanları tamamen imha etmek arzusuyla gerçekleştirdikleri bir girişimin sonucudur. Müslümanları yok etmek amacı taşıyan bu savaşın bütün finansmanı Yahudiler tarafından karşılanmış ve böylelikle putperest Arapları da aşan, oldukça geniş bir müşrik cephenin islâm karşıtı girişimi olarak anlam kazanmıştır. Savaş kararının alınması ve hazırlıkları şu şekilde gerçekleşmiştir:

Medine’den kovulan Nadir Yahudilerinden Hayber’e yerleşenler, Hayber Yahudilerinin de teşvik ve destekleriyle, Müslümanları yok etmek için bir savaş organize etmeye karar verdiler. Böyle bir savaşı fiilen kendilerinin gerçekleştirmesi mümkün değildi; hem Müslümanları yok etmelerini sağlayacak bir ordu teşkil edecek kadar kalabalık değillerdi ve hem de bir ucunda ölümün olduğu savaşa fiilen katılmak işlerine gelmiyordu. Amaçlarına müşrik Arapları aracılığıyla ulaşabileceklerini düşündüler. Yapılması gereken tek şey, Arapları harekete geçirecek bir organizasyonu gerçekleştirmekten ibaretti. Arapların, masrafları karşılanmış bir savaşa ‘hayır’ demeyeceklerini biliyorlardı. Bu iş için Kureyş iyi bir başlangıçtı. Planlarını ve yapılacak işleri kendi aralarında ayrıntılı şekilde görüştükten sonra bir heyeti Mekke’ye gönderdiler. Yahudi heyeti Mekke eşrafıyla görüşüp, Müslümanlara yönelik bir savaş için teşvik ettiler. Bu konuda ellerinden gelen her türlü desteği vereceklerini söylediler. Kureyş eşrafı biraz kuşkuluydu.

Yahudi heyetine ‘Siz Muhammed’e karşı bize yardım edeceğinizi söylüyorsunuz, ama siz de kitap ehlisiniz. Muhammed’e bizden daha yakınsınız- Sonuna kadar bize destek vereceğiniz konusundan kuşkularımız var. Eğer yardımlarınızda samimi iseniz bizim dinîmize mensup olun; putlarımıza itaat edin [203] teklifinde bulundular.

Yahudi heyeti, maddî menfaatlerini her şeyin önüne koymuş bir topluluğun temsilcileri olarak, Mekke eşrafının isteğini yerine getirmekten, putperestliği övmekten geri durmadı. Putlar için olumlu ve güzel şeyler söylediler. Hatta daha da ileri gidip, putperestliğin İslâm’dan daha doğru olduğunu, bu nedenle İslâm’ın muhakkak yok edilmesi gerektiğini dile getirdiler. Kendileri kitap ehli olmalarına rağmen, putperestliği vahye dayanan bir dine üstün tutmaları olabilecek şey değildi. Ama menfaatleri nedeniyle bunu yapmaktan geri durmadılar. Onların bu rezil durumları bir grup ayete konu oldu. Söz konusu ayetler şöyledir: ‘Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Onlar putlara ve tağuta inanıyorlar ve diğer kâfirler için: ‘Bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar! Bunlar, Allah’ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse, artık ona, gerçek bir yardımcı bulamazsın. Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir hisseleri mi var? Eğer öyle olsaydı insanlara çekirdek kadar bir şey bile vermezlerdi. Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan insanlara verdiği şeylere karşı haset mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna Kitab’ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik. Onlardan bir kısmı ibrahim’e inandı, kimi de ondan yüz çevirdi; (onlara) kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter.[204]

Mekke’nin liderleri Yahudilerin sözlerinden hoşlandılar. Onların teşvik ve destekleriyle, aslında o an için pek de istekli olmadıkları bir savaş için tekrar heveslendiler. Ancak bazı sıkıntıları vardı. O zamanlar Mekke’nin en önemli sıkıntısı, Müslümanların engellemesi nedeniyle ticaret yapamamalarıydı. Haram aylarda Mekke’ye gelen tüccarlarla gerçekleştirdikleri küçük ticarî faaliyetlerle geçimlerini sağlamaya çalışıyorlardı. Hicretten sonra Mekke ekonomisi büyük zarar görmüş, artık büyükçe bir ordunun masrafını karşılayamayacak hale gelmişti. Ayrıca bir yıldır süren kuraklık nedeniyle kendilerini ve hayvanlarım doyuracak yiyecekten de mahrumdular. Bu kurak mevsimde ordunun ihtiyacını karşılamak için yiyecek ve su taşıyacak daha fazla deveye ihtiyaçları vardı. Mekke eşrafı, Yahudi heyetine, tekliflerini beğendiklerini, Müslümanların bir an önce imha edilmesi gerektiği konusunda hemfikir olduklarını bildirdikten sonra, çok istedikleri bir savaştan kendilerini alıkoyan ekonomik engellerini sıraladılar. Yahudiler bunu bekliyorlardı. Böylesi bir duruma hazırlıklıydılar. Ekonomik konuları düşünmemelerini, ellerinden gelen yardımı vereceklerini bildirdiler. Bunda samimi olduklarını, desteklerini sonuna kadar sürdürmeye kararlı olduklarını belirtmeyi de ihmal etmediler. Çok zengin olan Yahudilerin yardım vaatleri karşısında Mekke eşrafı için problem çözülmüştü; memnuniyetle ‘O zaman iş tamam’ dediler.

Madem ki Müslümanlara karşı yapılacak savaş topyekün imha savaşı olacaktı, bu durumda bölge kabilelerinin de desteğini almak gerekiyordu. Böylesi bir savaş sadece Kureyş ile gerçekleştirilemezdi. Zira, Kureyş’in çıkarabileceği savaşçı sayısı iki binden fazla değildi. îki bin kişilik bir ordu ise Müslümanları yok etmek amacında olan bir girişim için zayıf kalırdı. Bu nedenle diğer Arap kabilelerin de desteğini almak gerekiyordu. Ancak diğer Arap topluluklarının da desteklediği ve fiilen içinde yer aldıkları bir savaşla Müslümanları yok etmek mümkün olabilirdi. Mekke eşrafı Müslümanlara yönelik bir savaş için hazır olduklarını bildirdikten sonra, diğer kabilelerin de desteğinin sağlanması gerektiğini söylediler. Yahudi heyeti, bu konuyu dert etmemelerini, diğer kabile temsilcileriyle görüşüp onların yardımlarını sağlamak için ellerinden geleni yapacaklarım söylediler.

Yahudi heyeti Mekke eşrafına çok cömert davrandı. Eşrafın dile getirdiği her problemi çözecek bir teklif sundular. Mekke eşrafı, nihayet Müslümanları imha edecekleri bir savaşın gerçekleşeceği düşüncesiyle sevinip, sonucun kendilerinin zaferiyle sonuçlanacağına emin bir halde, savaşın tarihini de konuşmayı teklif ettiler. İstiyorlardı ki her şey bir anda olup bitsin. Fakat Safvan b. Umeyye, arkadaşlarının heyecanlı tavırlarından uzak kalmayı başarmış birisiydi. Arkadaşlarıyla Yahudilerin heyecanlı ve sevinçli bir şekilde savaşın tarihini ve hazırlıklarını konuşmaya başladıkları bir anda devreye girerek ‘Yapmayın!’ dedi; ‘Daha Önce Muhammed’i tehdit edip savaşa davet ettik. O sözünde durdu biz duramadık. Sonunda o yüceldi, biz rezil olduk. En iyisi gerekli hazırlıklara başlayalım. Acele edip şimdiden savaşın tarihini belirlemeydim. Ne olacağı belli olmaz’.

Yahudi heyeti, Mekke eşrafıyla görüşüp anlaştıktan sonra, savaşta yer almalarını sağlamak için diğer Arap kabilelerine gittiler. Görüştükleri topluluk temsilcilerine, Müslümanlarla savaşmanın zorunlu olduğunu ikna edici bir dille anlatıp, Kureyş’in böylesi bir savaşa hasırlandığını ve onların muhakkak desteklenmesi gerektiğini söylediler. Kabilelerden bazıları ekonomik gerekçeler ileri sürüp, savaşa pek istekli davranmadılar. Fakat, Yahudiler maddî konularla ilgili bu gerekçeleri çözmede cömert davranıp, kabile reislerini ikna ettiler. Kabileler içerisinde Müslümanlarla savaşmaya en isteksiz görünenler Gatafanlardı. Müslümanlara yönelik savaşların büyük kayıplara neden olduğunu söylüyorlardı. Ancak Yahudi heyet onları da ikna etmekte zorlanmadı. Onlara karşı daha da fazla cömert davranıp Hayber’in bir yıllık hurma ürününü vaadettiler. Bu iyi bir teklifti. Gatafan temsilcileri söz konusu teklifi anında kabul ettiler. Böylelikle bölgedeki büyük Arap kabilelerinin büyük çoğunluğu Müslümanlara yönelik bir savaş için hazırlıklara başladılar. Yahudi heyeti görevini gerektiği gibi yapmış olmanın keyfi ile Hayber’e döndü. Yahudiler, planlanan savaşa insan gücü ile katılmayacaklar, ama savaşın masraflarını karşılayacaklardı.

Savaş hazırlıkları, Müslümanlara hissettirmeden gizlice sürdürüldü. Uzun sayılmayacak bir süre içerisinde de tamamlandı. Plan gereği her kabile belirli bir tarihte yola çıkacak, aynı yönden gelenler yolda birleşecek, farklı yönlerden gelenlerle ise Medine önünde buluşulacaktı. İttifak ordusunun liderliğini Kureyş yapacaktı. Başkomutan Ebû Süfyan olacaktı. Yaklaşık bin beş yüz kişiden oluşan Mekke ordusu, Müslümanları yok etmeyi amaçladıkları savaş için Şubat ayının ikinci yarısında [205] yola çıktı. Ordudaki hemen herkesin bineği vardı. Ordu üç yüz at ve bin beş yüz deveye sahipti. Bu da Yahudilerin maddî desteklerinde ne kadar cömert davrandıklarını göstermesi açısından önemlidir. Mekke’nin şirk ordusu, yolda diğer kabilelere mensup savaşçıların katılımıyla katlanarak büyüdü. Medine önlerine gelindiği zaman büyükçe bir ordu teşkil etti. Güney taraflardaki kabile savaşçılarının da gelmesiyle ordunun mevcudu on bine ulaştı. Ordunun, sayıca en büyük gücünü bedevi Ehabişler oluşturuyordu. Ehabişler dört bin adamla şirk ordusuna katıldılar. Fezâre kabilesi bin, Mürre kabilesi dört yüz, Eşca kabilesi dört yüz, Kinane, Sakif ve Esed kabileleri ise ‘çok sayıda’ savaşçı ile müşrik cephenin ordusunda yer aldılar.

Savunma Hazırlıkları

Müşrik cephenin savaş hazırlıklarını mümkün olduğunca gizli ve hızlı gerçekleştirmesi nedeniyle, Müslümanlar, kendilerine yönelik büyük bir ordunun hazırlığından son ana kadar haberdar olmadılar. Uhud savaşında olduğu gibi, şirk ordusunun üzerine geldiğinden, ancak Mekke’den hareket ettikleri zaman haberdar oldular. Huzâa kabilesinden bir kişi Medine’ye gelerek Resulüllah’a büyük bir ordunun üzerlerine geldiğinin haberini verdi. Müslümanlar için rahat şekilde savaş hazırlıkları yapacakları bir zaman yoktu. Resulüllah vakit kaybetmeden Müslümanların ileri gelenlerini topladı. Onları durumdan haberdar etti. Önlerinde engelleyemeyecekleri bir savaş vardı. Ne yapılabileceğini, nerede savaşmanın daha uygun olacağını sordu. Yaşanan Uhud tecrübesinden hareketle Medine’de kalmanın, savunma savaşının tercih edilmesinin uygun olacağı dile getirildi. Bu, Resulüllah’ın da desteklediği bir görüştü. Fakat bu sefer üzerlerine gelen ordu çok büyüktü. Evlerin ve sık ağaçların oluşturduğu engeller düşmanı durdurmaya yetmezdi. Başka tedbirlerin de alınması gerekiyordu. Ne yapılabileceği ayrıntılı bir şekilde düşünüldü. Savunmayı kuvvetlendirecek değişik teklifler dile getirildi. Tekliflerin hepsi de pek işe yarar görünmüyordu. Selman-ı Farisi, o zamanlar için Araplar arasında hiç bilinmeyen bir savunma taktiğini teklif etti. Tecrübesinden hareketle ‘Fars ülkesinde savunma savaşı yapılacağı zaman hendek kazılarak düşmana karşı bir savunma hattı oluşturulur. Biz de aynısını yapabiliriz. Düşman bu hendeği aşamaz [206] dedi. Bu ilginç ve işe yarayacak görünen bir teklifti. Medine şartlarına uyuyordu. Medine’nin üç tarafı dağlarla, geçişe izin vermeyecek sık hurmalıklarla ve yan yana sıralanmış evlerle çevriliydi. Düşmanın bu üç yönden saldırması zayıf ihtimaldi. Saldırsa bile durdurmak zor değildi. Bu durumda düşmanın saldırabilecei sadece bir taraf kalıyordu; şehrin kuzey tarafı. Buraya düşmanın geçişini engelleyecek bir hendek kazılırsa Medine iyi bir savunma alanı haline dönüşebilirdi. Teklif itirazsız kabul edildi. Vakit çok dardı. Hemen işe başlamak gerekiyordu. Resulüllah, toplantının hemen sonrasında atma binerek, bir grup Müslümanla birlikte araziye çıktı. Aynı gün hendek kazılacak yer ayrıntılı şekilde belirlendi. Hendek bölgesi ölçüldü, her bir kişiye ne kadar yer düştüğü hesaplandı. Hendek yaklaşık 9 metre genişliğinde, 4,5 metre derinliğinde ve 5,5 kilometre uzunluğunda olacaktı.[207] Hendekle ilgili planlar hazırlandıktan sonra, kazı işinde kullanılacak araç-gereçlerin teminine geçildi. Mevcut kazma ve kürekler yeterli değildi. Kuray-zalardan yardım istenmesi kararlaştırıldı. O sıralarda Kurayza Yahudileriyle bir problem yaşanmadığı ve hicretten sonra yapılan anlaşmaya göre Medine’ye yönelik düşman saldırılarında Müslümanlara destek vermeleri gerektiğinden, kazıda kullanılacak araç-gereçler için Kurayzalardan yardımcı olmaları istendi. Onlar da bu isteği geri çevirmediler ve anlaşma gereği Müslümanlara bol miktarda kazma, kürek gibi araç-gereç yardımında bulundular. Resulüllah işleri bizzat organize etti. Müslüman yetişkin erkekleri onar kişilik gruplara ayırdı. Her gruba, kazmaları için yaklaşık yirmi metrelik yer gösterdi. Hemen kazı işine başlandı.

Kazılan toprak hendeğin Medine tarafına yığılarak bir set oluşturuluyordu. Ayrıca Sal dağından toplanan taşlar hendeğin yanma getirilip, toprak setin arkasına yığınlar halinde istifleniyordu. Bu taşlar birer silah olarak kullanılacak ve düşmana atılarak hendeğe yaklaşmaları önlenecekti. Kazı işi sabahın erken saatinde başlıyor ve akşamın geç saatlerine kadar devam ediyordu. Geceleri herkes evine gidiyordu. Bunun istisnası Resulüllah’dı. Resulüllah akşamları evine gitmiyor, hendeğin yakınma kurdurduğu çadırda kalıyordu.

Kazı işi son derece yorucuydu. Fakat hiç kimse işini ağırdan almıyor, herkes bir an önce kendisine ayrılmış işini tamamlamak için çabalıyordu. Hatta gruplar arasında güzel bir rekabet de vardı. Her grup daha hızlı çalışıp, işini daha erken bitirmenin çabası içerisindeydi. Resulüllah da fiilen çalışıyordu. Aralarında Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ali’nin bulunduğu on kişilik bir grubun mensubu olarak kazma ve kürekle toprak kazıyor, toprak ve taş taşıyordu. İşine, sadece kazı işinin seyrini kontrol için ara veriyor ve kontrolü gerçekleştirince tekrar hendeğe girip kazıya devam ediyordu. Bir ara şöyle dua ettiği duyuldu: ‘Allahım! Sen bize hidayet vermemiş, bize doğruyu göstermemiş, bize rahmet etmemiş olsaydın biz şaşırırdık. Bize saldıran kâfirler, bizim çekindiğimiz fitne ve fesadı, bizim aramıza sokmak İstediklerinde bizim gönlümüze sabır ve sebat ihsan et ve onlarla yüz yüze geldiğimizde ayaklarımızı yerlerinde sabitle, bizi dağıtma ya Rabbi! [208]

Resulüllah 58 yaşındaydı, fakat herhangi bir gençten farksız çalışıyor, yorulduğunu kimseye hissettirmiyor, ağrı ve sıkıntılarını dile getirmiyordu. Sıklıkla, “Vallahi, eğer Allah hidayet etmeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık’ diye başlayan Abdullah b. Revâha’nın bir şiirini okuyor, yanındaki kazı arkadaşları da kendisine eşlik ediyorlardı. Her grubun çalışırken tercih edip söylediği şiir farklıydı. Herkes, çalışma temposunu artıracak bir şey okuyordu. En çok okunan şiir ise ‘Biz hayatta kaldığımız sürece söz vermişiz Muhammed’e, islâm üzere sebat edeceğimize’ diye başlayan bir şiirdi.

Çalışmalar oldukça yorucuydu. Düşman yolda olduğu için dinlenecek zaman yoktu. Herkes yorgundu. Resulüllah ise hem yorgun ve hem de geceleri hendek bölgesinde kalıp nöbet tuttuğu veya nöbet tutanlara eşlik ettiği için uykusuzdu. Her ne kadar yorgunluğunu ve uykusuzluğunu belli etmemeye çalışıyorsa da O’nun da bir dayanma gücü vardı ve bir ara dinlenmek için oturunca uyuyakaldı. Herhangi bir münafığın zarar vermesini önlemek için Ebû Bekir ve Ömer hemen yanına gelip nöbet tuttular. Ayrıca, yakın bölgede çalışanlardan sessiz olmaları istendi. Ancak üç bin kişinin çalıştığı alanda yükselen sesleri tamamen kesmek zordu. Resulüllah çok geçmeden uyandı. Uyanınca eline kazmasını alıp hemen hendeğe indi ve çalışmaya başladı.

Hendek kazımı sırasında bazen gülünecek şeyler de yaşanıyor, Müslümanlar arasında gerçekleşen bazı ufak şakalara şahit olunuyordu. Bunlardan birisi Zeyd b. Sabit’le ilgiliydi. Henüz çocuk denebilecek yaşta olan Zeyd, kazı işinde canla başla çalışanlardan birisiydi. Bir ara, bir toprak yığının yanında uyuyakaldı. Zeyd’in uyuduğunu gören Umaret b. Hazm şaka yapmaya karar verdi ve sessizce yaklaşarak Zeyd’in elindeki kazı aletlerini aldı. Zeyd bir süre sonra uyandı. Kazı aletlerini aradı, fakat bulamadı. Bu sırada durumdan haberdar olan Resulüllah, Zeyd’i yanına çağırarak ‘Gel bakalım uykucu} Demek uykuya daldın ve araçlarını kaybettin ha!’ dedi. Zeyd mahcuptu; ne diyeceğini bilemiyordu. Onun bu mahcup ve telaşlı haline Resulüllah da dahil olmak üzere herkes güldü. Zeyd o zaman anladı ki bu bir şakaydı. Kendisi de gülmeye başladı. Sonra kendisine verilen aletlerle tekrar işinin başına döndü.

Daha önceden gerekli hazırlıklar yapılıp erzak depo etme imkânı olmadığı ve mevcut erzakın da savaş nedeniyle idareli kullanılması gerektiğinden, hendek kazımı sırasında açlık sıkıntısı baş gösterdi. Herkes yarı aç, yarı tok bir vaziyette çalışıyordu. Kimseye fazla yiyecek verilemezdi. Yiyeceği kontrollü kullanmamak, ne kadar süreceği bilinmeyen kuşatma sırasında daha büyük sıkıntılara yol açabilirdi. Bu nedenle herkes mümkün olduğunca en az yiyecekle idare etmeye çalışıyordu. Açlık duygularını bastırmak için karınlarına taş bağlayanlar vardı. Bir ara, kazı işi için hendeğe inerken elbisesi toplanan Resulüllah’ın karnında iki taş bağlı olduğu görüldü. O da.açtı, ama hiç yakınmıyor ve durumunu kimseye belli etmiyordu.

Herkes aç ve yorgundu. Ancak hiç kimse itiraz etmiyor, hiç kimse yakınmıyordu. Herkes bir başkasından daha çok çalışmanın, işini en hızlı ve en iyi şekilde tamamlamanın çabasını yürütüyordu. Hiç kimse, geçerli mazereti olmadan ve Resu-lüllah’tan izin almadan görev alanını kesinlikle terk etmiyordu. Mazereti nedeniyle izin alanlar da işini halledince hemen hendeğe dönüyor ve kazı işine devam ediyordu. İşinden kaytaran hiç kimse yoktu. Müslümanların bu durumları her türlü takdirin üstündeydi. Onların bu durumu ilâhî katta da övgüye layık bulundu. Ayet şöyleydi: ‘Mü’minler ancak Allah’a ve Resulüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar, o peygamber ile ortak bir iş üzerindeyken ondan İzin almadan işten ayrılıp gitmezler. (Resulüm!) şu senden izin İsteyenler, hakikaten Allah’a ve Resulüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah’tan bağış dile. Allah mağfiret edicidir, merhametlidir.[209]

Fakat buna rağmen bazı istisnalar vardı. Sayıları az da olsa işten kaytaranlar oluyordu. Onlar münafıklardı. Münafıklar, Müslüman görünmek ihtiyacı hissettikleri için çalışmak zorunda kalmışlardı. Bu nedenle de isteksiz şekilde çalışıyor, işi savsaklıyor, kimseye haber vermeden sık sık gözden uzak bir yerlere veya evlerine sıvışıp kayboluyorlardı. Onların bu durumları Müslümanların dikkatinden kaçmıyordu. Kendileri çalışırken onların bu kaytarmalarına canları sıkılıyordu. Vahyolunan bir grup ayet ise bu kimselerden bahsederek, onları yerip aşağıladı. Ayette münafıkların durumlarının ilâhî katta bilindiği ve münafıklıklarının hesabının sorulacağı bildiriliyordu. Ayet şöyleydi: ‘içinizden birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar. Bümiş olun ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. O, sizin ne yotâa olduğunuzu iyi bilir, insanlar O’nun huzuruna döndükleri gün yapmış olduklarını onlara hemen bildirir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.[210]

Munafıklar, kişiliklerinin gereğine göre davranmaktan hendek kazımı sırasında geri kalmadılar. İşten kaytarmakla kalmayıp, kazı işleri sırasında yaşanan olayı dillerine dolayarak, gizli düşmanlıklarının gereğini yerine getirdiler. Yasanan olayı, Resulüllah’la ve Resulüllah’a inanıp güvendikleri için Müslümanlarla alay etmenin malzemesi olarak kullandılar. Alaylarına konu olan şey şu idi: Gruplardan birisi kazı işi sırasında büyük bir kayaya rastladı. Ne kadar uğraştılarsa kayayı bir türlü parçalayamadılar.

Hendeğin yönünde küçük bir değişiklik yapmanın uygun olacağını düşündüler. Grubun üyelerinden Selman-ı Farisi Resulüllah’ın yanına gelerek kazma ve küreklerinin kırıldığını, fakat buna rağmen kayayı kıramadıklarını, izni olursa hendeğin güzergahında değişiklik yapmayı düşündüklerini bildirdi. Şu kayayı bir de ben göreyim’ diyen Resulüllah, kayanın bulunduğu yere gitti ve hendeğe girerek kendisine bir balyoz verilmesini istedi. Balyozu alınca ‘Bismillah’ deyip oldukça sert bir şekilde kayaya vurdu.

Kayadan bir parça koptu. Resulüllah ‘AHahu ekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi. Buradan Şam’ın kızıl köşklerini görüyorum’ dedi. Balyosu ikinci kez vurup kayadan bir parça daha kopardı ve bu sefer de LAllahu ekber} Bana Fars’ın anahtarları verildi. Buradan Medain’i ve onun beyaz köşklerini görüyorum’ dedi. Balyozu üçüncü kez vurdu ve kayadan bir parça daha koptu. Bu sefer de ‘Allahu ekber! Bana Yemen’in anahtarları verildi. Buradan San’a’mn kapılarını görüyorum’ dedi. Sonunda kayayı tamamen parçaladı ve Resulüllah hendekten çıkarken ‘Ey Müslümanlar! Sevinin! Sizler yardım ve zafere sahip olacaksınız!’ dedi. [211] Müslümanlar sevindiler. Çalışma şevkleri bir kat daha arttı. Bütün yorgunluklarına rağmen daha büyük bir gayretle işlerine döndüler. Ancak, Resulüllah’m kayayı parçalarken ve hendekten çıkarken söylediği sözler münafıklar için dedikodularında kullanacakları bir malzeme oldu. Kendi aralarındaki konuşmalarında veya fırsatını buldukça Müslümanlara ‘Canımızı kurtarmak için hendekler kazıyoruz. O ise bize Fars’ı, Rum’u vaad ediyor’, ‘Bugün tuvalet ihtiyacımızı karşılamak için giderken dahi sağ dönüp dönmeyeceğimizi bilmiyoruz. Korku her yanımızı sarmış. 0 ise ancak vaatlerde bulunuyor’ veya Muhammed herkesi aldatıyor, Bütün vaatleri sadece yalan’ demeye başladılar. Bazı Müslümanlar da bu dedikodulardan etkilenmeye başladılar. Ama çoğunun bu dedikodudan haberi yoktu. Vahyolunan bir ayet bu dedikoduya açığa çıkarıp, hem Müslümanları uyardı ve hem de münafıkların iç yüzünü bir kez daha ortaya çıkardı: ‘O zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar: ‘Meğer Allah ve Resulü bize sadece kuru vaatlerde bulunmuşlar!’ diyorlardı.[212] Münafıklar bilmiyorlardı ki, Resulüllah’ın söyledikleri kendi aklının ürettiği şeyler veya sırf çalışanların şevkini artırmak için söylenmiş sözler değildi. O, o an .için imkânsız görünen bir ilâhî müjdeye aracı olmuş ve onu seslendirmişti. Dediği gibi de oldu. Hatta o kazı işinde çalışanlardan bir çoğu bu en zor zamanlarında kendilerine verilen müjdenin gerçekleştiğini bizzat gördüler. Selman-ı Farisî bunlardan birisiydi. O demiştir ki; ‘Vallahi ben Resulüllah’m söylediklerinin tamamen gerçekleştiğini yaşayarak gördüm.[213]

Münafıklar, hendek kazıldığı günlerde, Müslümanların moralini bozmak, dirençlerini kırmak için ellerinden geleni yaptılar. Yürütülen çalışmaların boşuna olduğunu, düşmanın çok büyük bir orduyla geldiğini, önlerinde durabilmenin, onlara direnebilmenin mümkün olmadığını söylüyorlardı. Resulüllah’m peşine takılmakla hata ettiklerini, O’nun bütün vaatlerinin bu sefer boşa çıkacağını ifade ediyorlardı. Ancak Allah onların bu oyunlarına karşı Müslümanlara yardım etti; kalplerini sağlamlaştırdı, ayaklarını sabitledi, dirençlerini artırdı. Böyle olduğu içindir ki kendilerinden üç kat daha fazla mevcuda sahip şirk ordusunu gördüklerinde telaşlanmadılar, korkmadılar. Sadece zafere ulaşacakları inancıyla, ne geekiyorsa onu yaptılar. Onların bu durumu bir ayetin konusu oldu ve övüldüler. Müslümanların kalabalık müşrik ordusunu gördükleri andaki durumlarını tasvir eden ayet şöyledir: Müminler düşman birliklerini gördüklerinde: ‘îşte Allah ve Resûlü’nün bize vâdettiği! Allah ve Resulü doğru söylemiştir’ dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarım ve Allah’a bağlılıklarını artırdı.[214]

Hendek kazımı altı gün sürdü ve iş bitmek üzereyken şirk ordusu gözüktü. Hendek kazısı sadece bir yerde tamamlanamamıştı. Orası güçlü bir atın atlayıp geçebileceği darlıkta kalmıştı. Ancak buna rağmen kazı işine son verildi. Hemen savaş hazırlıklarına geçildi. Resulüllah, hendeğin gerektiği gibi kazilamayan kısmı için özel nöbetçiler tayin etti. Kendisi de kuşatma süresince sıklıkla o bölgede nöbet tuttu veya nöbetçileri teftiş etti.

Müşrikler Medine önlerine geldikleri zaman daha önce hiç görmedikleri bir savunma tekniğiyle karşılaştılar. Hendeğe şaşkın bir hâlde bakakaldılar. Böylesi bir şeyi beklemiyorlardı. Onların amacı, eğer yapabilirlerse, Müslümanları açık alana çekmek, bunu başaramazlarsa Medine’ye saldırıp, bütün Müslümanları katletmekti. Hendeği görünce hem Müslümanları açık alana çekemeyeceklerini, hem de istedikleri gibi Medine’ye saldıramayacaklarım anladılar. Yapabilecekleri tek şey bir geçiş bölgesi oluşturup, hendekten içeriye girmekti. Bu ise son derece riskliydi. Derin ve geniş hendeği geçmek hiç kolay değildi. Karşıdaki bir kişi bir koca birliği durdurabilirdi. O şartlarda hendeğin dışında uygun bir bölgeye yerleşip, diğer kabile savaşçılarının da gelmesini beklemekten başka yapabilecekleri bir şey yoktu. Rûme kuyusu çevresine hendeğin hemen ilerisine ordugâhlarını kurdular. Müşrik ordusu ordugâhını kurarken, Müslümanlar ise hendek kazmaktan yaralanmış tozlu, topraklı, çamurlu ellerine silahlarını alıp, Sal dağı eteğindeki ordugâha ve hendek boyuna yerleştiler. Komuta merkezi olarak Sal dağının yamacına bir çadır kurulmuştu. Resulüllah bazı Müslümanlarla birlikte ordugâha gidip, savaşın seyri ile ilgili planları tekrar gözden geçirdi. Bu arada bütün kadınlar ve çocuklar sağlam kale ve hisarlara yerleştirildiler. Müslüman savaşçıların mevcudu uç bin civarındaydı ve bunların sadece otuz altısı süvariydi. Süvariler, sürekli hendek bölgesinde gezinmekle, durumu kontrol edip, zor durumda kalanlara destek olmakla görevlendirildiler.
 

İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

MURATS44

topragizbiz.com
İhanet

Resulüllah Medine’ye hicret edişinden sonra oluşturulan ve birçok bakımdan anayasa niteliğinde olan anlaşma metnine göre. Müslümanlarla Yahudiler Medine toplumunun iki ayrı kesimini oluşturuyorlardı. Anlaşma gereği tarafların karşılıklı haklan ve sorumlulukları vardı. Anlaşmanın giriş maddesinde taraflar ismen sayıldıktan sonra şöyle deniyordu: ‘İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir toplum teskil ederler’. Ayrıca bir değer maddede de ‘Müslümanlar ve Yahudiler arasında, Medine’ye hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır’ denilmekteydi. Bu nedenle Medine’ye yönelik bir düşman saldırısında, bu saldırı hangi kesime yönelik olursa olsun, diğer kesim o saldırıyı kendisine de yönelmiş kabul edip gerekli desteği vermekle sorumluydu. Ayrıca, iki taraftan birisi, diğer tarafın aleyhine o tarafın düşmanlarıyla antlaşma yapmayacak, düşmana yardımcı olmayacaktı. Bu bir maddede şu şekilde ifade edilmişti: ‘Ne Kureyş ve ne de onlara yardım edecek olanlar, (anlaşmanın taraflarınca birbirlerinin aleyhine olacak şekilde) himaye altına alınmayacaktır’. Bütün bu nedenlerden dolayı, neredeyse tüm müşrik Arapların saldırısına uğramış olan Müslümanların, Medine’de kalmış olan son Yahudi topluluğu Kurayzalar tarafından desteklenmesi gerekiyordu. Müşrik ordusuyla Müslümanların aleyhine hiçbir irtibat kurmamaları, onlarla bir anlaşma yapmamaları, onlara Müslümanların aleyhine destekte bulunmamaları gerekiyordu. Fakat Kurayzalar anlaşmaya uymak niyetinde değillerdi.

Müslümanların akıbetini kötü gördükleri için, çekinmeden anlaşmanın hükümlerinin karşıtı davranışlar sergilemeye başladılar. Bu nedenledir ki, Müslümanlar, savaş süresince, on bin kişilik müşrik ordusundan daha çok Kurayzalarmın kötülüklerini önlemekle uğraştılar; müşrik ordusunun zararlarından çok Kurayzalarm tecavüzlerinden çekindiler. Savaş, göründüğü kadarıyla, Müslümanlarla Kureyş önderliğindeki şirk ordusu arasındaydı. Ancak en az bir o kadar da Müslümanlarla Kurayzalar arasındaydı. Müslümanlar, Kurayzalarm neden oldukları olaylar ve ihanetleri sebebiyle büyük zorluklar yaşadılar. Onların neden olduğu sıkıntı, şirk ordunun sıkıntı ve korkularım bastırdı.

Kurayzalar, anlaşmaya uymayıp Müslümanlara ihanet eden Kaynukaların ve Nadirlerin başlarına gelenleri yakinen bildikleri için, Hendek savaşının kızıştığı anlara kadar Müslümanların aleyhine bir tutum ve tavır içerisine girmediler. Hatta hendek kazımı sırasında Müslümanlara araç-gereç yardımında bulunma sorumluluğunu yerine getirdiler. Ancak Nadir Yahudilerinden olup Mekke liderliğindeki müşrik ordusunun teşkilinde önemli bir rol üstlenmiş bulunan Huyey b. Ahtab’ın girişimleriyle durumlarım değiştirdiler. Huyey b. Ahtap, Müslümanların yok edilebilmesi için, Kureyş önderliğindeki şirk ordusunu desteklemeleri gerektiğini söylediği zaman, önce çekindiler. Böylesi bir işe girişemeyeceklerini ifade ettiler. Çünkü, Müslümanların savaşı kazanması durumunda ihanetleri nedeniyle cezalandırılacaklarını biliyorlardı. ‘Muhammed öldürülemez ve Kureyş de kendi memleketine çekip giderse, biz burada Muhammed’le baş başa kalırız. O zaman Muhammed bizi bağışlamaz- Bundan korkuyoruz’ diyerek çekincelerinin nedenini açıkladılar. Ancak Huyey’in ısrarlı bir şekilde ‘Ben sise bütün Kureyş’i, Kinâne’yi, Gatafan’ı getirdim. On bin kişilik koca bir ordu Medine’den Uhud’a kadar bütün alanı kaplamış bekliyor. Muhammed için son belli oldu. Artık elimizden kurtulamaz. Muhammed’in ve adamlarının köklerini kazıyacağız. Bunu gerçekleştirinceye kadar da bu ordu buradan ayrılmayacak’ demesi üzerine Kurayza’nın liderlerinden Kâ’b b. Esed ikna oldu ve Yahudi-müşrik ittifakına destek vereceklerini bildirdi. Bütün arkadaşları ve topluluğu onun bu kararım desteklediler. Müslümanları yok edecekleri günün hayaliyle sevindiler. İtiraz sadece bir kişiden geldi. Kurayza’nın eşrafından olan Amr b. Sû’da yapılanın bir ihanet olduğunu, bu ihanetin bedelinin ağır olacağını, Müslümanlarla yapılan anlaşmaya sadık kalınması gerektiğini söyledi. Ancak onu dinleyen olmadı. Amr b. Sû’da sözünün dinlenmediğini görünce başka teklifte bulundu. “Madem anlaşmayı bozuyorsunuz, hiç değilse Müslümanların aleyhine müşriklere destek vermeyin. Tarafsız kalın” dedi. Fakat bu görüşü de taraftar bulamadı. Amr b. Sû’da, Kurayza topluluğu içinde tek basma kaldı. Ancak buna rağmen durumunu değiştirmedi ve bireysel olarak Müslümanlarla yapılan anlaşmaya sadık kalıp, ihanete dahil olmadı. ‘Ben Muhammed’e karşı ihanet içinde olmayacağım [215] diyerek kararının ne olduğunu da açıkça ilan etti.

Kurayzalar, anlaşmayı bozduklarını göstermek için kendilerinde bulunan anlaşma metnini yırtıp attılar. Daha sonra da Huyey’in aracılığıyla Müşrik ordunun temsilcileriyle görüşüp, onlarla Müslümanların aleyhine bir anlaşma yaptılar. Savaş sona erinceye kadar belirli günlerde olmak üzere müşriklerin saflarında Müslümanlara karşı savaşmayı, müşriklere savaş araç-gereci temin etmeyi ve yiyecek desteğinde bulunmayı kabul ettiler.

Kurayzalar Müslümanlarla olan anlaşmalarına ihanet edip, müşriklerle yaptıkları anlaşmanın şartlarına uyma konusunda son derece istekliydiler. Zaten Müslümanlarla olan anlaşmalarını bozmalarını sağlayacak bir zorlama söz konusu değildi. Üstelik müşrikler savaşı kazansalar dahi elde edecekleri herhangi bir çıkar yoktu. Onlar, sadece ve sadece dinlerine rakip olarak gördükleri İslâm’ın yok olmasını istiyorlardı. Fakat müşriklerle anlaşma yaparken içlerindeki korkuyu bir türlü atamamışlardı. Ebû Süfyan’a ‘Siz sabır ve sebat edin. Gevşemeyin. Bu iş burada bitecek. Siz Önden, biz arkadan Müslümanları vurup yok edeceğiz’ diyerek, Müslümanlarla olan anlaşmalarına ihanet etme suçunun düşünmek istemedikleri kötü sonunun gerçekleşmesini önlemenin çabasını yürütmüşlerdi.

Resulüllah bazı Müslümanlarla birlikte Sal dağındaki çadırında savaşla ilgili planları gözden geçirirken, Kurayzaların anlaşmaya ihanet ettikleri haberini aldı.
Hz. Ömer, ‘Aldığım haberlere göre Kurayza Yahudileri anlaşmayı bozmuşlar. Müşriklerin tarafında savaşa katilacaklarmış’ diyerek bir duyumunu bildirdi. Haber kötüydü.

Resulüllah ellerinde doğru-dürüst savaş araç-gereci olmayan ve çocuğundan yaşlısına ancak üç bin kişiden oluşan ordusuyla, on bin kişiden oluşan, donanımı mükemmel ve hepsi de savaşçı müşriklere nasıl karşı koyacağını düşünüp, bunun planlarını yapmaya çalışırken, Kurayzaların düşman safına geçtiğini duyması üzerine bütün planlarının alt-üst olduğunu fark etti. Bu durum, düşmanın sayısını artırmaktan da öte, arkadan kuşatılmak anlamına gelen kötü bir gelişmeydi. Anlaşmalı oldukları için Kurayzaları hesaba katmamışlar, savaş öncesinde onlara yönelik önlemler almamışlardı. Aralarında hendek gibi bir engel yoktu. Kurayzalar istedikleri zaman kolayca Medine’deki kadın ve çocuklara zarar verebilirler veya islâm ordusuna arkadan saldırabilirlerdi.

Resulüllah haberin doğruluğunu araştırmak istedi. Bu amaçla Zübeyr b. Avvam’ı görevlendirdi. Zübeyr’den Kurayzalarm bölgesine giderek durumu yerinde araştırmasını istedi. Zübeyr, kendisinden istenilenleri yaptı; Kurayzaların bölgesine gidip neler olup bittiğini anlamaya çalıştı Gerekli bilgileri alınca da Resulüllah’ın yanına döndü. Haber kötüydü; ‘Ey Allah’ın Resulü! Onları kalelerim onarırken, yollarda savaş eğitimleri yaparken gördüm. Hayvanlarını da topluyorlar.[216] Resulüllah, ihanetlerini önlemek için eski dostları Havvat b. Cübeyr’i Kurayzalara gönderdi. Havvat’a Kurayzalara yapılan anlaşmayı hatırlatmasını ve eğer anlaşmayı bozmuşlarsa yenilemenin çarelerini araştırmasını söyledi. Havvat, görevi gereği gidip Kurayzalarla görüştü. Fakat yapabileceği bir şey yoktu. Kurayzalar ihanete karar vermişler ve kararlarını değiştirmek niyetinde değillerdi, islâm’ın yok olmasını, Müslümanların imha edilmelerini istiyorlardı. Hiçbir şartta yeni bir anlaşmaya yanaşmıyorlardı. Resulüllah, son bir çare olarak eskiden Yahudilerle dost olan, aralarında birçok anlaşmalar ve dostluk bağları gerçekleşmiş bulunan Evs ve Hazreç’in ileri gelenleri durumundaki Sâ’d b. Ubâde, Sâ’d b. Muaz, Abdullah b. Revâha, Havvat b. Cübeyr, Amr b. Avfdan oluşan bir heyeti Kurayzalara gönderdi. Heyetten, durumu ayrıntılı şekilde anlamalarını, gerekirse yeni bir anlaşma yapmalarını istedi. Dönüşlerinde, eğer haberler kötü ise ve kendisi de Müslümanlarla birlikteyse, Müslümanların moralini bozmamak için durumu şifreli olarak kendisine iletmelerini; ancak haberler iyi ise bunu açıkça söylemelerini bildirdi. Heyet, Kurayzalara gitti. Kurayza eşrafıyla oturup görüştüler.

Kurayzalar biraz yumuşamış gibiydiler. Müslümanlarla yeni bir anlaşma yapmanın ilk şartı olarak Nadirlerin tekrar Medine’ye dönmesine izin verilmesini istediler. Heyet bunun konu dışı olduğunu, kendileriyle olan anlaşmalarının bozulmasının gerekçesi olamayacağını ifade etti. Bunun üzerine Kurayza eşrafı son derece kaba ve şımarık davranışlar sergilediler; Müslümanlara küfredip, aşağıladılar. Heyetteki Müslümanlar bir anlaşma zemini bulma umuduyla alttan aldıkça, Kurayza eşrafı şımarıklıklarını daha da artardı; ağır küfürlerle Resulüllah’ı ve Müslümanları aşağıladılar. Heyet herhangi bir olumlu sonuç alamadan ve Kurayzalarla anlaşma yapılabileceğine ilişkin bir umuda da sahip olmadan ordugâha döndü. Resulüllah’m yanına geldiklerinde O’nu bazı Müslümanlarla konuşurken buldular. Selâm verip Adal ve Kare’ dediler. Mesajda, Adal ve Kare kabilelerinin Müslümanlara yönelik ihanetleri ve bu ihanetleri sonucunda İslâm irşat heyetini katletmeleri hatırlatılıyordu. Resulüllah mesajı anladı; Kurayzalar ihanet etmişler ve ihanetlerinden dönmüyorlardı.

Müslümanlar açısından durum son derece kötüydü. Bir anlamda kapana kıstırılmışlardı. Her taraflarından düşmanla kuşatılmış durumdaydılar. Son derece yorgun olan Resulüllah, zorluk anlarında hep yaptığı üzere bir süre namaz kılmak ve uyumak için çadırına çekildi. Bir süre namaz kılıp Allah’tan yardım istedi; dua etti ve sonra aşırı yorgunluktan başını bir yere dayayıp uyudu. Uyandığı zaman yüzü gülüyordu. Müslümanlar heyecanla çevresini sardılar. Ne olduğunu sordular, ilâhî bir müjde ile uyandığını anlamışlardı. Resulüllah yüzü sevinçli bir şekilde yerinden kalktı ve ‘Ey Müslümanlar! Müjde’ dedi; ‘Sevinin. Allah’ın fetih, ve yardımı sizinle birlikte.[217] Bu, Müslümanların bozulan morallerini düzelten, buruk umutlarını canlandıran bir müjdeydi. Sonradan, müjdenin verildiği yere, o müjdenin hatırasını yaşatmak için inşa edilen mescide Zafer mescidi ismini verdiler.

Kurayza Saldırıları

Kurayzalar, ihanetlerinin hemen arkasından, Medine’ye baskın yapmaya karar verdiler. Medine’de kadınlardan, çocuklardan ve ihtiyarlardan başka kimse yoktu. Şehri ele geçirmek zor olmayacaktı. Ancak yine de bazı korkulan vardı. Huyey b. Ahtap aracılığıyla müşriklerden kendilerine katılacak bin kişilik yardım birliği istediler. İki taraf arasında görüşmeler başladı. Kurayzalarm planından haberdar olunca, Müslümanların mevcut endişeleri daha da arttı. Öyle ki önlerinde bulunan on bin kişilik şirk ordusunun neden olduğu endişelerini unutup, arkalarındaki kale ve evlerde duran eşlerini ve çocuklarını düşünmeye başladılar. Ebû Bekir o zamanki durumlarım şöyle anlatmıştır: “Medine’deki eş ve çocuklarımızla ilgili olarak Kurayzalardan duyduğumuz korku, Kureyş ve Gatafan ordularından duyduğumuzdan daha fazla ve baskın idi.[218] Bu nedenle sıklıkla Sal dağının tepesine çıkarak Medine’ye bakmaya, Medine’ye yönelik bir saldırının olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Günler bu şekilde geçmeye başladı. Medine’ye baskın olmadığını anladıkça rahat bir nefes alıyorlardı. Sal dağındaki bir kayada yazılı olan ve 1930’lu yıllara kadar korunan Hz. Ömer’e ait bir yazı ise savaşın en sıkıntılı anlarına, Kurayzaların neden olduğu korku ve endişelere şahitlik eder niteliktedir. İslâm tarihçisi Muhammed Hamidullah’ın bizzat okuduğu ve kitabında naklettiği yazı şöyledir: ‘Gece gündüz, bütün bu aksiliklerin düzelmesi için Ebû Bekir ve Ömer, acizane duada bulundular.[219]

Resulüllah, Kurayzaların Medine’ye baskın planlarından haberdar olunca Seleme b. Eşlem komutasında iki yüz kişilik birliği Medine’ye gönderdi. Onlardan, kadınları ve çocukları korumalarını istedi. Havvat b. Cübeyr’i de Kürayza baskınının ne zaman gerçekleşeceğini öğrenmesi için görevlendirdi. Havvat bütün girişimlerine, çaba ve gayretlerine rağmen işe yarar bir haber elde edemedi. Dolayısıyla ne zaman gerçekleşeceğini bilmedikleri bir baskının tedirginliği içerisinde beklemeye başladılar. Bir yandan da müşrik ordusunun hendeği geçmesini önlemeye çalışıyorlardı.

Kurayzalar Medine’ye yönelik büyük bir baskın harekâtına girişemediler. Bunda Resulüllah’ın kadın ve çocukları korumakla görevlendirdiği birliğin etkisi büyüktü. Ancak buna rağmen küçük gruplar halinde Medine’ye baskın yapmaktan da geri kalmadılar. Geceleri yaptıkları baskınlarla Medine’deki kadın ve çocuklara korkulu anlar yaşattılar. Nebbaş b. Kays’ın önderliğindeki on kadar Yahudi’nin bir gece baskını yapması, Müslüman kadın ve çocuklara korkulu anlar yaşattı. Nebbaş ve adamları, Müslüman kadınların ve çocukların bulundukları hisarlardan birisinin yanma kadar geldiler. Ellerinde odun ve taşlardan başka kendilerini koruyacak silahları bulunmayan kadınlar baskını durdurmaya çalıştılar. Resulüllah’ın halası Safiyye, hisara tırmanan Yahudilerden birisin, elindeki odunla öldürüp, cesedini aşağıya attı. Arkadaşlarının cesediyle karşılaşan Yahudi serserileri ne yapacaklarını düşündükleri sırada Seleme b. Eslem’in komutasındaki birlik yetişti ve Yahudileri evlerine kadar kovaladı.

Müslümanlar önlerindeki müşrik ordusunun hücumlarıyla, arkalarındaki Yahudilerin ihanet ve baskınlarıyla uğraşıp, kendilerini tehlikeden uzak tutmanın bir yolunu ararlarken; maalesef aynı zamanda da içlerindeki münafıkların fitne ve fesatlarıyla uğraşmak zorunda kalıyorlardı. Münafıklar, müşrik ordusuna direnmenin anlamsız olduğunu, bu işin burada bittiğini, kurtuluşun müşriklerle anlaşma yapmaktan geçtiğini söyleyerek mücahitlerin cesaretlerini kırmaya, morallerini bozmaya çalışıyorlardı. Bu arada evlerine, hisar ve kalelere sığınmış kadın, çocuk ve ihtiyarlara da artık Medine’yi terk etmekten başka çare kalmadığını söyleyerek, genel bir korku havası oluşturuyorlardı. Hatta tekrar şirke dönmenin gerekli olduğunu söyleyenler dahi vardı. Müslümanlar, bütün bunların sonucunda, sadece dışarıdan değil aynı zamanda içeriden de kuşatma altına alındıklarını hissediyorlar, dört bir yanlarındaki düşmanlarla uğraşmak zorunda kalıyorlardı. Müslümanların o zorluklarla dolu anlarına Kur’an şöyle tanıklık yapmıştır: ‘Onlar hem yukarınızdan hem aşağınızdan (vadinin yukarısından ve aşağısından) üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yüdığı, (korkudan) yürekler boğaza dayandığı ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman; işte orada İman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı. Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar: ‘Meğer Allah ve Resulü bize sadece kuru vaatlerde bulunmuşlar!’ diyorlardı. Onlardan bir grupta demişti ki: ‘Ey Medineliler! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün!’ içlerinden bir kısmı ise: ‘Gerçekten evlerimiz emniyette değil’ diyerek Peygamberden izin istiyorlardı; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı.[220]

Çatışma Günleri

Şirk ordusu Medine’ye yaklaşıp, o zamana kadar Araplar arasında hiç bilinmeyen bir savunma yöntemiyle karşılaştıkları zaman şaşkına dönmüşlerdi. Ne yapacaklarını bilememişlerdi. Ordugâhlarını kurup, küçük birlikler halinde hendeğin bir tarafında sürekli gezinerek, Müslümanların bir açığını yakalamaya çalışmanın çabasını yürütmeye başlamışlardı. Müşrikler hendeğe yaklaştıkça Müslümanlar önceden hazırladıkları taşlarlar ve oklarla onları hendekten uzaklaştırıyorlardı. Müşrikler, kısa süre sonra, hendeği geçemeyeceklerini anladılar. Önlerindeki hendek çok geniş ve derindi. Sadece bir noktada damlıyordu. Orası vakit yetmediği İçin Müslümanların yarım bırakmak zorunda kaldıkları yerdi. Müşrik komutanlar ilgilerini o bölgeye yönelttiler. Kuşatma süresince de hep o bölgeyi gözleyip, Müslümanların uzaklaştıkları, dalgınlıklarına gelip kendilerini fark edemeyecekleri bir anı yakalamaya çalıştılar. Buna karşılık, Resulüllah hendeğin bu dar kısmı için özel nöbetçiler tayin edip günün her saatinde orasını göz önünde tutuyordu. Bizzat kendisi de, çoğu zaman, gece veya gündüz, soğuk veya sıcak demeden nöbet tutanların yanında yer alıyordu.

Geceleri çok soğuk geçiyordu. Bazı Müslümanlar evlerinden getirdikleri yorganlara sarınıp nöbet tutuyor veya nöbeti biten kendisini yorganın altına atarak ısınmaya çalışıyordu. Çoğu zaman hendek boyunda devriye gezen veya nöbet tutan Resulüllah da geceleri çok üşüyor, arada bir çadırına girerek ısınmaya çalışıyordu. Resulüllah’ın o gecelerden birisinde ne kadar üşüdüğüyle ilgili olmak üzere Hz. Aişe’nin tanıklığı şöyledir: ‘O kadar üşümüştü ki titriyordu, bana sokulup ısınmaya çalıştı.[221]

Hizmetlerini görmek için Aişe, Ûmm-ü Seleme ve Zeyneb sırasıyla Resulüllah’ın yanında kalıyorlardı. Bu nedenle Resulüllah’ın savaş sırasındaki durumuyla ilgili haberlerin bir çoğu bu eşlerinden nakledilmiştir. Ümm-ü Seleme o korku ye soğuk dolu gecelerden birisiyle ilgili olarak şunları anlatmıştır: ‘Resulüllah bizzat hendeği bekliyor, Müslümanlarla birlikte, nöbet tutuyordu. Havalar çok soğuk geçiyordu. Bu nedenle özellikle geceleri çok üşümüş hâlde çadıra gelip biraz ısınmaya Çalışıyordu. Bir defasında nöbetten gelip yattı. Uyumaya haşladı. O uyurken dışanan Ey Allah’ın süvarileri. diye bir ses geldi. Bu muhacirlerin kendi aralarındaki parotalarıydı. Resulüllah uyandı ve hemen kalkıp çadırın önünde nöbet tutan Abbad b. Bişr’e bağırtının sebebini öğrenmesini istedi. Abbad bir sûre sonra gelerek; ‘Ömer bağırmış. Gatafanâan bir grup düşman süvarisi hendeği geçmeye kalkışmış. Müslümanlar onları defetmeye çalışıyorlar’ dedi. Resulüllah hemen zırhım giyindi. Miğferini taktı. Atına binip seslerin geldiği tarafa doğru gitti. Bir süre sonra yüzü güler hâlde geldi. ‘Allah’ın İzniyle defedildiler. Bir kısmı öldü, bir kısmı da yaralandı’ dedi. Sonra tekrar yattı. Çok yorgundu. Hemen uyumaya başladı. Tam uyumuştu ki korku verici bir bağırtı duyuldu. Resulüllah hemen fırlayıp kalktı. Abbad b. Bişr’i bağırtının sebebini öğrenmesi için gönderdi. Abbad ‘Müşriklerden bir grup hendeği geçmeye çalışıyorlarmış’ diyerek geldi. Resulüllah tekrar zırhını giyindi. Miğferini taktı. Atına binip seslerin geldiği tarafa doğru gitti. Sabaha kadar da gelmedi. Seher vakti geldiği zaman ‘Düşman geri püskürtüldü. İçlerinden birçoğu öldürüldü, bir çoğu da yaralı’ dedi. Sonra sabah namazını kıldı ve bir daha yatmadı.[222]

Müşrikler hendek boyu gezinip, Müslümanların dalgın bir anını yakalamaya çalışıyorlar, bazen de fırsatını bulunca Müslümanlara taş veya ok atıyorlardı. Sıklıkla hendek boyunda devriye gezen Resulüllah’ın ok menziline girdiğini görünce, hep birden O’nun bulunduğu yere hücum edip, ok atıyorlardı. Yapabildikleri başka bir şey yoktu. Günler bu şekilde geçerken, adamların gittikçe sabırsızlanması nedeniyle komutanlar bir araya gelip ne yapacaklarını görüştüler. Hendeği dar bölgeden geçmekten başka çare olmadığını, bunun ise ancak süvarilerle başarılabileceğini biliyorlardı. Ordunun en atik ve güçlü savaşçılarının ani bir hücumla hendeğe yönelip, dar bölgeden geçmeyi denemelerine karar verdiler. Eğer karşıya birkaç kişi geçebilirse, Müslümanların o noktaya gelmesini bir süre engelleyerek diğer birçok adamın da hendekten geçmesini sağlayabileceklerini düşündüler. Karar gereği sabah olunca bizzat komutanların kendileri hendeğin dar kısmına yakın yerde toplanıp ani bir hücumla atlarını hendeğe doğru sürdüler. Bindikleri atlar ordunun en iyi atları olduğu için birkaç tanesi hendeği geçmeyi başardı. Plan düşündükleri gibi işliyordu. Fakat Müslümanların geri çekilmek niyetleri yoktu. Hendeği geçen müşrik savaşçılar Müslümanlarla hendek arasında sıkışıp kaldılar. Diğer müşrikler ise bütün denemelerine rağmen hendeği geçemediler. Bu durumda hendeği geçenler için ölüm kaçınılmaz görünüyordu. Korkmadıklarını göstermek ve bir savaşçı gibi ölmek için Müslümanlardan kendilerine rakip istediler. Savaşçılığı ve gücü ile ünlü Amr b. Abd kendisiyle çarpışacak birisini isteyenlerdendi. Müslümanlar çekindiler. Çünkü hepsi de açlık, yorgunluk ve uykusuzluktan bitkin haldeydi. Üstelik karşılarındaki herhangi birisi değil Amr b. Abd idi.

O gücüyle, savaşçılığıyla nam salmış bir adamdı. Bu nedenle kimseden ses çıkmadı, ilk anda hiç kimse Amr’ın karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Bunun üzerine Amr şımardı. Şımarıkça sözler söylemeye, davranışlar sergilemeye başladı. Amr’ın şımarıkça bağırtıları karşısında Ali ileri atıldı. Ancak Resulüllah onu geri çekti. Kendisine rakip çıkmadığını gören Amr’ın şımarıklığı daha da arttı; rakip isteğini ağır sözler, alay ve hakaretler eşliğinde sürdürmeye başladı. Ali yine çıkmaya niyetlendi, ancak Resulüllah yine engelledi; ‘O Amr’dır ya Ali!’ dedi. Amr’ın üçüncü davetinde de kimse çıkmayınca Resulüllah Ali’yi kendi elleriyle çatışmaya hazırladı; bizzat kendi zırhını giydirdi, sarığını sardı ve kılıcını verdi.

Ali ile Amr birbirlerine hücum ettiler. Uzun bir süre ikisi de birbirini yenemedi. Bir ara ortalığı tozduman kapladı. Herkes, ne olduğunu anlamak, kimin galip geldiğini bilmek istiyordu. Ancak tozdan ne olduğunu anlamak mümkün değildi. O sırada Ali’nin ‘Allahu Ekber’ diye bağırdığı duyuldu. Toz dağıldı, Amr yerde yatıyordu. Müslümanlar hep bir ağızdan tekbir getirmeye; ‘Allahu ekber, Allahu ekber…’ diye bağırmaya başladılar. Ali, hendeği geçmiş olan Dırar b. Hattab ile Hübeyre b. Ebî Vehb’in üzerine yürüdü. Dırar, Amr’ı bile yenen yiğit Ali’den korkup kaçmaya başladı. Zorlukla hendeği geçip, arkadaşlarına kavuştu. Sonraları Müslüman olan Dırar’a o zaman niçin kaçtığı sorulduğunda; ‘Ali’nin gözlerinde ölümü gördüm’ demiştir. Hübeyre çarpışmaya niyetlendi. Bir iki darbe yaptıysa da işinin zor olduğunu anlayınca, o da kaçtı. Bu sırada bazı Müslümanlar da ileri çıkıp çatışmaya dahil oldular. Hz. Ömer, Dırar’a, Zübeyr ise Hübeyre’ye saldırdı. Ancak hem Dırar, hem de Hübeyre kaçmaya başladılar. Komik bir durumları vardı. Kavimlerinin en kahramanları küçük çocuklar gibi kaçıyor, bir yandan da arkadaşlarından yardım istiyorlardı. Halbuki peşlerinde olan bir ordu değil, sadece birer kişiydi. Bu arada hendeğe çok yakın bir noktada bulunan Nevfel b. Abdullah kendisini hendeğe attı. Ancak Ali de arkasından hendeğe atlayıp, Nevfel’in işini bitirdi. Hendeği aşarak Müslümanların tarafına geçmeyi başaranlardan birisi de Ikrime b. Ebû Cehil’di. O da şimdi canının telaşına düşmüştü. Silahını atarak hendeği tekrar geçip, arkadaşlarının yanma gitmeye çalışıyordu. Zorlukla da olsa başardı ve canını kurtardı. Sonunda hendeği geçen beş müşrik komutandan ikisi ölmüş, diğer üçü ise rezil ve. perişan hâlde tekrar kendi ordularının tarafına geçmeyi başarmış oldu. Müslümanlar sevinç içerisinde, müşrikler ise mahcup ve perişan haldeydiler. Ali elinde kılıcıyla Resulüllah’ın yanına gelirken, ‘O, akılsızlığı nedeniyle puta yardım ediyordu. Ben ise Muhammed’in Rabbı adına savaşıyordum. Ey insanlar Allah Resulünü çaresiz bırakır sanmayın.[223] diye başlayan ve aynı doğrultuda devam eden bir şiiri okuyordu.

Çatışma sonrası müşrikler iki komutanlarının cesetlerini alma girişiminde bulundular, ladesi durumunda on bin dirhem gibi büyük bir diyet teklif ettiler. Ancak Resulüllah teklifi kabul etmedi; ‘Allah onların ölülerine de lanet etsin, diyetlerine de [224] diyerek cesetlerin verilmesini istedi, diyet olarak teklif edilen bedeli almadı.

Kuşatma uzadıkça, Şirk ordusu zorlanmaya başladı. Yiyecekleri iyice azalmıştı. Bir ara Hayber Yahudilerinden yiyecek yardımı istediler. Huyey b. Ahtab arpa, hurma ve hurma kabuğu gibi hem savaşçılar ve hem de hayvanlar için 20 deve yükü yiyeceği hemen yola çıkardı. Ancak küçük bir kervanm şirk ordusuna doğru yaklaştığını fark eden Müslümanlardan bir grup, daha hızlı davranıp kervanı ele geçirdiler. Müşrikler acil ihtiyaçları olan yiyeceklerden mahrum kalırlarken, Müslümanlar açlıklarını bir süreliğine de olsa karşılayacak yiyecek elde etmiş oldular. Bir akşam toplanan müşrik komuta heyeti ertesi gün topyekün saldırı kararı aldılar. Sabah olunca, Müslümanların ok menzilinin dışında olmak üzere hendeğin yakınma dizildiler. Artık kimsede sabır kalmamıştı. Saldın emrini beklemeye başladılar. Müşriklerin saldırı için hendek boyunda sıraya geçtiğini gören Resulüllah da bütün Müslümanları müşriklerin karşısına, hendeğin kıyısına dizdi. Güvenlerini kaybetmemelerim, sabırlarını bozmamalarını istedi. Eğer sabrederlerse, Allah’a olan güven ve itimatlarını kaybetmezlerse savaşın muhakkak lehlerine sonuçlanacağını söyledi.

Nihayet savaşın beklenen anı gelmişti. Müşrikler topyekün saldırıya geçtiler. Müslümanlar ise önceden hazırladıkları siperlerinden müşriklere taş ve ok atıyorlardı. Müşrikler hücum üstüne hücum yaptılar. Ama bir türlü hendeği geçemediler. Müşriklerin hücumları ve Müslümanların bu hücumları durdurma çabaları o gün sabahın erken saatlerinden akşamın karanlığına kadar kesintisiz devam etti. O gün, her anı çatışmayla, koşuşturmayla geçen bir gün oldu. Öyle ki Resulüllah da dahil olmak üzere Müslümanların tamamı o gün öğle, ikindi, akşam namazlarını vaktinde kılamadılar. Sonradan hepsini birden kıldılar. Akşam olunca hendeği geçemeyeceklerini anlayan müşrikler tekrar ordugâhlarına döndüler. Umutlarını büyük oranda kaybetmişlerdi. Müslümanlara bir şey yapamayacaklarına daha da güçlü bir şekilde inanmaya başlamışlardı.

O günkü çatışmalar sırasında Sâ’d b. Muaz kolundan yaralandı.. Kolundaki atardamar tamamen kesilip, koptu. Kanı durdurmak mümkün olmadı. Resulüllah’a getirdiler. Bir görgü tanığının ifadesiyle koldan fışkıran kan Resulüllah’ın yüzünü ve sakalını kırmızıya boyadı. Resulüllah, kesiği ateşle dağladı. Ancak kan yine de durmadı. Dağlama işini üç defa tekrarladı, kan akışı biraz olsun yavaşladı. Bu sırada, orada bulunanlar, öleceğini anlayan Sâ’d’ın bir duasına tanık oldular. Sâ’d şöyle diyordu: ‘Ya Rabb! Eğer bu müşriklerle yapılacak herhangi bir çarpışma daha varsa beni öldürme; bırak o çarpışmalara da yetişeyim. Müşriklerle çarpışmayı İstediğim kadar hiçbir şey istemiyorum. Yok eğer müşriklerle çarpışmalar bitmişse beni bırakma, canımı al da şehit olayım. Fakat Kurayza Yahudilerinin sonunu da bana göster. Onların sonlarını gösterinceye, cezalarını çektiklerini görünceye kadar ölümümü ertele. Onların cezalandırılmalarını ve Sana, Resulüne ve Müslümanlara ihanetlerinin karşılığını görmelerini istiyorum. Cezalarını çektiklerini görmem benim sevincim olacaktır. [225] Bu duayı takiben kan durdu ve bir daha akmadı.
 

MURATS44

topragizbiz.com
Anlaşma Girişimleri

Günler geçtikçe her iki tarafta da gerilim arttı. Müslümanların en önemli sıkıntıları Kurayzaların Medine’ye saldırmaları ihtimaliyle ilgiliydi. Medine’nin saldırıya uğrama ihtimali Müslümanların sıkıntılarını artırdıkça artırıyordu. Bu nedenle, Resulüllah, Seleme b. Eslem’in komutasındaki birliği, kadın ve çocukların güvenliğini sağlamak için, sürekli olarak Medine’de görevlendirdi. Seleme ve birliği Medine’de sürekli nöbet tutup, devriye geziyordu. Bu şekilde günler geçerken Resulüllah savaşın seyrini değiştirecek bir girişimde bulunmaya karar verdi. Gatafan birliklerinin komutanlarına gizlice haber gönderip kendileriyle görüşmek istediğini bildirdi. Gatafanların komutanlarından Uyeyne b. Hısn ve Haris b. Avf davet üzerine geldiler ve Resulüllah’ın çadırına girdiler.

Resulüllah’ın niyeti düşmanı bölüp, güçlerini azaltmaktı. Gatafanların Müslümanlara Kureyş kadar kin ve düşmanlıkla dolu olmadıklarını bildiği için, ordunun en büyük gruplarından Gatafanlarla bir anlaşma yapabileceğini düşünmüştü. Üstelik onlar kendilerine vaad edilen hurmaların karşılığında savaşa iştirak etmişlerdi. Resulüllah, Gatafan komutanı Uyeyne’ye savaşı terk edip gitmesi şartıyla Medine’nin yıllık meyve ürününün üçte birini teklif etti. Haris yarısını istedi. Resulüllah üçte birde ısrar etti ve sonunda Huyeyne ve Haris buna razı oldular.

Resulüllah çadırında Gatafan liderleriyle gizlice anlaşmaya çalışırken, Ensar Müslümanlarından Useyd b. Huday çadıra girdi. Useyd, içeri girince Gatafan liderlerini gördü. Gatafan komutanı Uyeyne iki ayağını da Resulüllah’a doğru uzatmış ve şımarık hâl ve hareketlerle oturuyordu. Bu durum Useyd’in canını sıktı, ‘Ey tilki eniği! Topla ayaklarını! Resulüllah’ın huzurunda bu ne hâl’ diyerek elindeki mızrağı Uyeyne’nin kasığına dürttü. Uyeyne işin ciddi olduğunu anlayınca hemen toplandı ve biraz önceki şımarık halini terk etti. Useyd bu sefer Resulüllah’a dönerek ‘Ey Allah’ın Resulü! Görüyorum ki bu müşriklerle bir anlaşma yapmak üzeresin. Eğer bunu Allah emrettiği için yapıyorsan, var yap. Emrine uyarız. Sen ne emredersen biz onu yaparız. Ama eğer bunu kendiliğinden yapıyor ve bununla bizi kurtarmayı düşünüyorsan, yanlış yapıyorsun.

Vallahi bizim bunlara verilecek kılıçlarımızdan başka bir şeyimiz yok. Onlar önceden bizlerden ne koparabildüer ki şimdi Müslüman olmuşken bir şeyler koparabilsinler.

Vallahi razı olmayız [226] dedi. Resulüllah bir süre sustu, durumu görüşmek üzere Sâ’d b. Muaz ile Sâ’d b. Ubâde’ye haber gönderdi. Çünkü müşriklere vaadedilen meyvelerin çoğu Evs ve Hazreç Müslümanlarma aitti. Resulüllah, Evs’in ve Hazreç’in bu iki ileri geleniyle görüştü. Onlara Gatafan komutanlarıyla anlaşma yapmak üzere olduğunu söyledi. îkisi de, anlaşmanın Allah’ın emri ise gereğini yerine getirmesini, kendilerinin bu emre uyacaklarını bildirdiler. Yalnız Sâ’d b. Muaz’ın bir itirazı vardı; ‘Ey Allah’ın Resulu, dedi; “Müşriklerle anlaşma girişimini bizlerin canım kurtarmak düşüncesiyle yapıyorsan, yapma. Biz de bir zamanlar bu topluluk gibi Allah’a şirk koşar, putlara tapardık. Allah’a ibadet etmeyip putlara yönelirken dahi bunlara boyun eğmezdik. Satın almaları dışında malımızdan bir tek hurma yemeyi dahi akıllarından geçiremezlerdi. Şimdi Allah bizi İslâm’la şereflendirdi, islâm’la doğru yol bulmuş ve onunla kuvvetlenmişken ve sen de aramızda iken mallarımızı onlara haraç olarak mı vereceğiz? Olmaz. Buna gerek yok. Vallahi bizler Allah bizlerle onlar arasındaki hükmünü verinceye kadar savaşmaya hazırız. Onlara verecek tek şeyimiz kılıçlanmızdır. [227] Sâ’d b. Ubâde de aynı şekilde konuşunca Resulüllah sevindi. Müşriklere dönerek ‘İşiteceklerinizi işittiniz- Artık vann ordunuza gidin [228] dedi. iki müşrik komutan kalkıp adamlarının yanma gittiler.

Huyeyne ve Haris’in gizlice Müslümanlarla anlaşmaya kalkışmaları, şirk ordusundaki ilk kopmalardan birisini başlattı, iki komutanın, anlaşma girişiminin ne durumda olduğunu öğrenmek için kendilerini büyük bir merakla bekleyen adamlarma ilk sözleri ‘Vallahi biz bu Müslümanlardan hiçbir şey koparamayız- Onlar son derece basiretli ve kararlılar. Biz onlar kadar ölüme bu kadar istekli başka bir topluluk görmedik. Biz bu gidişle mahvolacağız, Kureyş de mahvolacak. Öyle görünüyor ki Kureyş hiçbir şey yapamayıp geri dönüp gidecek, bizler ve Kurayza Yahudileri Muhammed ve adamlarıyla baş başa kalacağız. Biz geri dönüp gidersek Kurayza Yahudileri Muhammed’le baş başa kalacak. Birlikteyken de halimiz kötü, yalnızken de [229] oldu. Bu sözler Gatafan birliklerinde soğuk duş etkisi yaptı. Ne yapmaları gerektiğini düşünmeye başladılar. Kureyş’in peşine takılmakla yanlış bir iş yaptıklarını fark ettiler. Kureyş komutanları ise Gatafanların kendilerinden habersiz gizlice Resulüllah’la anlaşma girişiminde bulunduklarını öğrenince, Gatafanlara olan güvenlerini kaybettiler. İhanete uğradıklarını düşündüler. Şirk ordusunda bir kargaşa başladı. Taraflar birbirlerine olan güvenlerini kaybetmiş ve birbirlerine kuşkuyla bakar bir hâlde beklemeye başladılar. Resulüllah’ın anlaşma girişimi gerçekleşmemişti, ama bir başka boyutuyla da olsa işe yaramıştı.

Savaş Hiledir

Müşrik ordusunda bölünmenin ilk işaretlerinin belirdiği, Kurayzalarm savaş uzadıkça ‘Acaba Müslümanlarla olan anlaşmamızı bozmakla yanlış mı yaptık sorusunu kendilerine sıklıkla sormaya başladıkları, Müslümanların ise tam bir kararlılık içerisinde ölünceye kadar savaşmak için birbirlerine söz verdikleri zamanda yaşanan bir başka olay savaşın seyrini tamamıyla müşriklerin aleyhine çevirdi.

Nuaym b. Mesud, Eşca kabilesinin sözü dinlenir, saygın adamlarından birisiydi. Kureyş de onu sevip sayar, sözüne güvenirdi. Ayrıca Nuaym’m Kurayzalarla da dostluğu vardı; çoğu zaman onları ziyaret eder, onlar da Nuaym’ı saygın bir misafirleri olarak karşılarlardı. Müşrik ordusuyla birlikte Nuaym da Müslümanlarla savaşmak için Medine önlerine kadar gelmişti. Ancak savaşın uzayıp, günlerin sonucu bilinmez bir şekilde peş peşe geçtiği bir zamanda, Nuaym, kalplere hükmeden Allah’ın takdiriyle imanında saf değiştirdi ve Müslüman olmaya karar verdi. Gizlice Resulüllah’ın yanma gelip kararını açıkladı. Resulüllah’la görüşüp konuştuktan sonra, Müslümanlığı hakkında müşriklerin ve Yahudilerin bir bilgiye sahip olmadıklarını, bu nedenle Müslümanlara yararı dokunacak yapabileceği birşeyler varsa yapmaya hazır olduğunu bildirdi. Resulüllah, o sıralarda müşrik cepheyi parçalamanın ve tarafları birbirine düşürmenin çabasını yürütüyordu. Nuaym’ın yardım talebi üzerine ‘Savaş hiledir. Eğer yapabiliyorsun bizi kuşatanların arasına gir ve onları birbirine düşür [230] dedi. Nuaym, bu işi yaparken gerçeğe aykırı şeyler söylemesine izin olup-olmadığım sordu. Resulüllah ‘İstediğini söyle, serbestsin’ dedi.

Nuaym önce Kurayzalara gitti. Eski dostlarını karşılarında gören Kurayzalar sevindiler, ikramlarda bulundular. Sonra oturup savaşın seyri hakkında sohbet ettiler. Nuaym, sohbet sırasında, “Size yemek, içmek için gelmedim. Sizler benim yakın dostlarımsınız. Sizin başınıza gelecek her kötülük beni üzer. Yanlış yapmamanız için sizi uyarmaya geldim’ diyerek planını uygulamaya koydu. Nuaym, Kurayzalara, savaşta Kureyş’e taraf olmakla çok büyük hata yaptıklarını söyledikten sonra ‘Kureyş ve Gatajan kalıcı değil. Onların evleri, çocukları, eşleri burada değil. Eğer Muhammed ve adamlarını yenerlerse ganimetleri toplayıp giderler. Yok eğer yenemezlerse yine gider ve sizi Muhammed ile baş başa bırakırlar. Muhammed ile baş başa kaldığınız zaman halinim nice olur bir düşünün. O’nunla yaptığınız anlaşmayı Kureyş’in hatırına bozdunuz. Şu günlerde Muhammed ve adamları Kureyş ve Gatajan’ı zorlamaya başladı. Amr b. Abd gibi bir komutanlarını dahi kaybettiler. İki topluluk da gidici gibi. En iyisi fırsat elinizden tamamen kaçmadan Kureyş ve Gatafan’dan yardımlarınızın karşılığında, savaşın sonrasında sizi yalnız bırakmamaları için rehineler isteyin. Yoksa yardımdan vazgeçtiğinizi ve Muhammed ile anlaşacağınızı bildirin. Rehineleri alırsanız ne Kureyş, ne de Gatafan adamlarını terk edemezi sonuna kadar size yardım ederler. Fakat bilin ki eğer Kureyş ve Gatafan size adamlarını rehine olarak vermezse kötü sonunuz yakındır. Sizi terk etmeyi düşünmektedirler. [231] Nuaym’m bu sözleri Kurayzalar tarafından doğru bulundu. Yanlış yaptıklarını dile getirip, durumlarını kurtarabilmek için Nuaym’ın dediği gibi davranmaya karar verdiler. Nuaym’ın ‘Bu konuşmalar aramızda kalsın’ tembihine uyacaklarına da söz verdiler.

Nuaym daha sonra Kureyş eşrafının yanma gitti. Onlar da Nuaym’ı saygı ve sevgiyle karşıladılar. Hep birlikte oturup bir şeyler yediler ve iştiler. Nuaym düşündüğü planın gereği olarak kalbinin Kureyş’le birlikte olduğunu, Kureyş’in başma hiçbir sıkıntının gelmesine gönlünün razı olmayacağını bildirdikten sonra Kurayza Yahudileri ile görüştüm. Size uyup Muhammed ile olan anlaşmalarını bozmalarından pişmanlar. Muhammed ile gizlice görüşmelere başlamışlar. Kendilerini affettirmek için ‘Kureyş ve Gatafandan aldığımız rehineleri sana teslim edersek bizi bağışlar mısın’ diyorlar. Muhammed onların bu tekliflerini kabul etme eğiliminde. Şİmdi bu Yahudiler sizden, ‘Savaş sonunda bizi yalnız bırakıp gitmeyeceğinizi ne bilelim. Size yardım etmemizi istiyorsanız, savaşın sonunda bizi Muhammed’le yalnız bırakmayacağınızı gösterin. Bunun için bazı adamlarınızı bize rehin verin’ diyecekler. Sakın onlara inanmayın. Bir kişi dahi teslim etmeyin. Sizin verdiğiniz adamları Muhammed’e teslim edecekler [232] dedi. Kureyş’in liderleri duydukları karşısında şaşırdılar. Kendilerini uyardığı için Nuaym’a teşekkür ettiler. Nuaym, Kureyş’in liderlerine de ‘Bu konuşmalarımız aramızda kalsın, Kurayza Yahudileri ile aramın açılmasını istemiyorum’ deyip, istediği sözü aldıktan sonra, Gatafan komutanlarına gitti. Kureyş liderleriyle yaptığı koriuşmayı aynen onlarla da tekrarladı ve onları da planladığı gibi etkiledi.

Nuaym’ın planı işlemeye başladı. Nuaym’m kendilerine öğrettiği gibi Kurayzalar Kureyş ve Gatafan komutanlarıyla görüşüp, savaş sonunda terk edilmeyeceklerine emin olmak istediklerini, bu nedenle yaptıkları ve yapacakları yardımların karşılığı olarak bazı adamların kendilerine rehin olarak verilmesi gerektiğini söylediler. Ne Kureyş ve ne de Gatafan bu teklifi kabul edemeyeceklerini, bir kişiyi dahi rehin vermeyeceklerini bildirdiler. Kurayzalar perişan bir halde evlerine döndüler. Nuaym’m dediği gibi savaşın sonunda ne Kureyş’in ne de Gatafan’m kendilerine yardım etmeyeceklerine inandılar. Kureyş ve Gatafan ise Kurayzalardan umutlarını kestiler; kendilerine oyun oynadıklarını, kendilerinden aldıkları rehinleri Resulüllah’a teslim etmeye karar verdiklerini, dolayısıyla kendilerinden gibi görünmelerine rağmen aslında Müslümanları desteklemeye başladıklarını düşündüler. Böylelikle müşrik cephe ciddi bir şekilde parçalanmaya başladı.

Büyük bir saldırı için Kureyş ve Gatafan komutanları bir plan yaptılar. İkrime b. Ebû Cehil son bir umutla Kurayzalara gitti ve kendilerine yardımcı olmalarını, Müslümanlara arkadan saldırmalarım teklif etti. Kurayzalar rehine konusunda ısrarlıydılar. Rehine almadıkça yardım etmeyeceklerini bildirdiler. İkrime, rehinelerin Müslümanlara teslim edileceğini düşündüğü için, Kurayzaların şartını kabul etmeyip adamlarının yanma döndü. Kurayzalardan yardım alınamaması müşrik liderlerin canını sıkmıştı, ama büyük saldırı için kararlarından vazgeçmelerini gerektirecek bir şey yoktu. Son hazırlıklar bir kez daha konuşuldu ve sonra her komutan birliğine döndü.

Saldırı hazırlıklarına başlandı. Hazırlıkların bir günde tamamlanması ve ertesi gün saldırıya geçilmesi kararlaştırılmıştı. Müslümanlar, şirk ordusundaki hazırlıkları fark ettiler. Artık savaşın sonunun belli olacağı gün gelmişti. Resulüllah o gün ikindi namazının arkasından ‘Allahım! Ey Kur’an’ı gönderen Rabbim! Ey düşmanlarının hesabını tez gören Rabbim! Şu düşman topluluğunu kır! Onları perişan et!

Onların iradelerini sarsıp, yok eti [233] diye dua etti. Duasından sonra bir an durdu ve birden yüz hatları değişti. Yüzünü bir tebessüm sardı. Müslümanları zaferle müjdeledi; ‘Ben saba (gündoğusu) rüzgarıyla desteklendim. Ad kavmi de debur (lodos) ile helak olmuştu [234] dedi. Aynı günün akşamı Allah’ın yardımı yetişti. Akşam olunca bütün gece sürecek şiddetli bir fırtına başladı. Hava son derece soğuktu. Fırtına ortalığı toz duman ediyor, müşrikler gözlerini açamıyorlardı. Yaşanan, müşrikler için hiç beklenmedik ve hiç karşılaşılmamış bir durumdu. Müslümanların tarafında etkili olmayan fırtına, müşrik ordugâhını darmadağın ediyordu; çadırlar söküldü, hayvanlar kaçtı, ateşler söndü, bütün eşyalar uçup gitti. Fırtınanın sıradan bir tabiat olayı olmadığı, Allah’ın Müslümanlara yardım vaadinin gereği olduğu ise vahyolunan bir ayetle anlaşıldı: ‘Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmektedir.[235] Müşrik ordugâhının fırtınadan darmadağın olduğu saatlerde Resulüllah bir grup Müslümanla birlikte oturuyordu. Her şey önlerinde, hendeğin öbür tarafından olup bitiyordu. Kendilerine sadece seyretmek düşmüştü. Resulüllah fırtına nedeniyle perişan olan müşriklerin durumları hakkında ayrıntılı bilgi edinmek istedi. Müslümanlardan birisinin düşman ordugâhına girmesini ve durumu gözlemesini söyledi. Müslümanlar aç, bitkin ve üşümüş haldeydiler. Kimsenin sesi çıkmadı. Resulüllah Müslümanlara baktı ve Huzeyfe b. Yemen’den hazırlanıp düşman ordugâhına gitmesini istedi. Huzeyfe anlatıyor:

O sırada, orada bulunanlar içinde en çok korkan ve üşüyen bendim. Resulüllah görevi bana verince bir şey diyemedim. Resulüllah, düşman ordugâhına sessizce gitmemi hiçbir şekilde kimseye karşı silah kullanmamamı tembih etti. Kılıcımı ve yayımı aldım. Üzerime bir şeyler giyindim ve müşrik ordugâhına doğru yola çıktım. Çok korkuyordum, ancak yola çıkmamla bütün korkularım uçup gitti. İçimde ne bir korku kalmıştı, ne de üşüyordum. Müşrik ordugâhına sessizce yaklaştım. Ebû Süfyan ve bazı müşrikleri bir ateşin çevresinde halka olmuş ısınmaya çalışırlarken gördüm. Ebû Süfyan elini ateşe doğru uzatıyor sonra da koltuk altlarına sürüyor ve ‘Buradan bir an önce gitmek gerek’ diyordu. Sonra sırtını ateşe döndü. Tam karşımda duruyordu. Bir oku yaya yerleştirdim. İsteseydim onu orada öldürebilirdim. Ancak Resulüllah’m tembihini hatırlayınca öldürmekten vazgeçtim. Ne yapayım diye düşündüm. Kendimde bir cesaret buldum. Hiç korkmadan yerimden kalkıp yanlarına gittim. O sırada rüzgâr ve Allah’ın görülmeyen orduları müşrik ordugâhına yapacağını yapıyor, çadırları söküyor, ateşleri söndürüyor, tencere ve tavaları uçuruyordu. Ateş başındaki müşriklerin aralarına girip oturunca, Ebû Süfyan ayağa kalktı ‘Casus ve gözcülere dikkat edin. Aramıza girmiş olabilirler. Herkes yamndakinin kim olduğunu kontrol etsin. Herkes yamndakinin elini tutup kim olduğuna baksın’ dedi. Ebû Süfyan, Müslümanlardan birilerinin aralarına girdiğinden şüphelenmişti.

Ebû Süfyan öyle der demez, hemen sağımda oturanın elini yakaladım ‘Sen kimsin?’ dedim ‘Amr b. As’ dedi. Sonra solumda oturanın elini yakalayıp ‘Sen kimsin?’dedim ‘Muaviye b. Ebû Süfyan’ dedi. Onlar bana bir şey sormadan ben onlara sormuştum. Bu sırada Ebû Süfyan tekrar konuşmaya başladı; ‘Ey Kureyş topluluğu!’ dedi; ‘Vallahi bizler durulmayacak bir yerde duruyoruz. Buralar durulacak yerler değil. Atlar, develer ölmeye başladılar. Kıtlık her tarafı sardı. Kurayza Yahudileri de yapacaklarını yapıp ihanet ettiler. Onlardan hoşumuza gitmeyecek şeyler gördük ve duyduk. Fırtınanın da başımıza neler açtığını görüyorsunuz. Ne kaplarımızı bıraktı, ne de çadırlarımızı. En iyisi buralardan bir an önce gitmek. îşte ben gidiyorum’ dedi. Sonra gidip devesine bindi. Devenin bir ayağı bağlıydı. Ancak Ebû Süfyan deveyi öyle bir kaldırışla kaldırdı ki, hayvan üç ayağı üzerine silkinip kalktı; kalktığı zaman bağlı ayağı da çözüldü. Yanımda Amir oğullarından birileri vardı. Kampları darmadağın oluyor, fakat bir şey yapamıyorlardı. Birbirlerine ‘Buralardan gidelim’ diyorlardı. Vallahi halı ve kilimlerin üzerine fırtınanın yağdırdığı taşların seslerini duyuyordum. Ebû Süfyan gitmek için kalkınca Ikrime b. Ebû Cehil kalkıp peşinden gitti; ‘Sen bu topluluğun liderisin. Lideri olduğun insanları böyle bırakıp gidemezsin1 dedi. Ikrime böyle deyince Ebû Süfyan utanıp durdu, çevresindekilere dönerek; ‘Haydi hazırlanın gidiyoruz’ dedi. Bunun üzerine herkes toplayabildiğini toplamaya başladı. Ebû Süfyan ordunun takip edilmesinden korkarak Amr b. As’a ‘Ben veya sen burada biraz daha kalıp Muhammed’in arkadan saldırmasını önleyelim’ dedi. Amr ‘Ben kalırım’ dedi. Ebû Süfyan, Halid b. Velid’e dönerek; ‘Sen de kalmak ister misin?’ diye sordu. Halid, ‘Ben de kalayım’ dedi. Amr ile Halid orduyu arkadan bir saldırıdan korumak için bir grup süvariyle birlikte sabaha kadar orada kaldılar. Diğerleri ise hareket edip Mekke’ye doğru gitmeye başladılar.

Huzeyfe göreceğini görüp, gerekli bilgileri edindikten sonra, yine gizlice geri dönüp Resulüllah’ın yanına geldi. O geldiğinde Resulüllah namaz kılıyordu. Namazını bitirmesini bekledi. Çok üşümüştü. Üşümekten titriyordu. Resulüllah namazını bitirince, namaz kıldığı örtünün bir ucunu üşümekten titreyen Huzeyfe’nin üzerine örttü ve gördüklerini ve duyduklarını anlatmasını istedi. Huzeyfe her şeyi anlattı. Resulüllah son derece sevindi, sevincinden güldü. Sonra üşümekten titreyen sahabesini iyice örterek biraz dinlenmesini istedi. Huzeyfe diyor ki; ‘Biraz ısınınca uyuyakalmışım. Sabah namazı vakti idi Resulüllan’ı başucumda gördüm, gülümseyerek ‘Uykucu, kalk artık!’ diyordu.[236]

Sabah olunca Resulüllah ve Müslümanlar müşrik ordugâhının bulunduğu bölgeye gittiler. Geride unutulmuş veya fırtınanın savurduğu eşyalardan başka bir şey yoktu. Müşriklerden bir kişi dahi kalmamıştı. Kur’an’ın ifadesi ile olanca öfkeleriyle çekip gitmişlerdi: ‘Allah, o inkar edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleri ile geri çevirdi. Allah(ın yardımı) savaşta müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir.[237]

Resulüllah, aynı gün Müslümanları toplayıp Medine’ye döndü. Medine yolundayken de yeni bir müjde verdi: ‘Bu seneden sonra müşrikler sizlere saldıracak cesareti bir daha kendilerinde bulamayacaklar. Onlar size değil, siz onlara gideceksiniz Medine’ye dönünce mescitte bir yatak hazırlanmasını ve Sâ’d b. Muaz’ın tedavisine orada devam edilmesini istedi. Savaş yaklaşık bir ay sürmüştü. Savaşta yarası açıldığı için sonradan canını teslim eden Sâ’d b. Muaz dahil Müslümanlardan altı kişi şehit oldu. Zafer yine Müslümanlarmdi. Allah vaadini gerçekleştirerek Müslümanları mağduru oldukları bütün ihanetlere ve kendilerini kuşatan güçlü ordulara rağmen galip kıldı.

[201] Sâ’d b. Muaz
[202] Ahzâb sûresi, 33:9, 25
[203] Vakıdî, Meğazi, 11/442.
[204] Nisa, 4:51-55
[205] H.5/M. 626
[206] Vakıdî, Meğazi, 11/445; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 11/224.
[207] Kaynaklarda, hendeğin boyutuyla ilgili çok farkh sayılar geçmektedir. Buradaki sayılar Muhammed Hamidullah’ın araştırmalarından edindiği kanaatine göredir. Ancak yine de bu sayılara ihtiyatla yaklaşmak gerektiği açıktır. Özellikle hendeğin genişliğinin her yerde 9 metre olmadığını düşünmekteyiz. Kaynaklardaki ihtilafın nedeni «e bu olabilir. Hendeğin genişliğinin, düşman atlılarının uzaktan gelerek hız alıp hendeği atlamalarını önleyecek şekilde arazinin durumuna göre 5 ile 9 metre arasında değiştiğini söylemenin daha uygun olduğunu düşünüyoruz.
[208] Ahmed, Müsned, IV/282; tbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/70, 71.
[209] Nur, 24:62
[210] Nur, 24:63,64
[211] Ahmed, Müsned, IV/303; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 111/83, 84; Taberî,, Tarihu’r-Rusûl ve’l-MülüK HI/45,46
[212] Ahzap, 33:12
[213] Vakıdî, Meğazi, 11/450
[214] îbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, III/249.
[215] Vakıdî, Meğazi, 11/457.
[216] ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, IV/119.
[217] Vakıdî, Meğazi, 11/460.
[218] Hamidullah, Hazreti Peygamberin Savaşları, s. 152
[219] Vakıdî, Meğazi, 11/463.
[220] Ahzap, 33:10-13
[221] Vakıdî, MeğazU 11/465, 466.
[222] Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/236.
[223] Ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, 111/205.
[224] Vakıdî, Meğazi, 11/525; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/238; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, III/423; İbnü’l Esir, el-Kâmil fVt-Târih, 11/182.
[225] Vakıdî, Meğazi, 11/478; Koksal, islâm Tarihi-Medine Devri, V/268, 269.
[226] ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/234; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/73; Belâzü-rî, Ensâbü’l Eşraf 1/346.
[227] Vakıdî, Meğazi, 11/479.
[228] Vakıdî, MeğazU IV479, 480.
[229] Buharî, Cihad 157; Müslim, Cihad 17, 18; Ibn Abdilber, el-htiab f\ EsmaVl-Ashab, IIV568; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, İV/19.
[230] İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/240, 241; Vakıdî, MeğazU 11/481; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, IV/278.
[231] Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/ 241; Vakıdî, MeğazU 11/482; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, IV/278.
[232] Buharî, Cihad ve Siyer 98; Müslim, Cihad ve Siyer, 21
[233] Vakıdî, Meğazi, IV476
[234] ibn H’şam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/243; Vakıdî, Meğazi, 11/490; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/69; Hakim, Müstedrek, 111/31; Heysemî, Mecma’ü’z Zevâid,VU136. İbnü’l Esir, Ali b. Muhammed, el-Kâmil fi’t-Târih, 11/184.
[235] Ahzab, 33:9 [236] Buharî, Meğazi, 26; Ahmed, Müsned, IV/262; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/266. [237] Ahzap, 33:25
 
Üst