Türk Kadın Haklarının Tarihsel Gelişimi

Ugur

Administrator
İslamiyet Öncesi Türk Kadını

Dünyaya egemen olan, yön veren, olumlu ve olumsuz bakımdan değiştiren insandır ve insanı da kadın ve erkek ikilisi oluşturur. Kadın ve erkek ikilisinin bulunmadığı yerde insanın var olmasını düşünmek mümkün değildir. Dünya bu iki cinsin hassas dengesi üzerine kurulmuşken, insanın tarih içinde geçirdiği değişim süreciyle birlikte kadın dini kurallar, örf ve adetler bahane edilerek ikinci plana itilmiştir. Türk toplumunda kadının konumu açısından İslamiyet’in kabulü ile birlikte büyük bir değişim yaşanmıştır. Bu bakımdan, İslamiyet’in Türk kadını üzerindeki etkisini tahlil edebilmek için, İslamiyet öncesi ve sonrası dönemde Türk kadınının toplum içindeki konumunun incelenmesi gerekir.

Orta Asya Türk toplumları hem demokrat, hem de feministtir. Türklerin dini inançları olan Şamanizm kadındaki kutsal güce dayanmakta, Töyonizm ise erkeğin kutsal gücünde ortaya çıkmaktadır. Töyonculuk ile Şamancılık’ın değerce eşit olması, hukuk bakımından erkek ve kadının eşit olmasını sağlamıştır. Kamusal yetkiler, hakan ile hatunun her ikisinde ortaklaşa bulunduğu için bir buyruk yazıldığında “Hakan buyuruyor ki…” sözleriyle başlarsa, bu buyruk yerine getirilmez; buyruğun yerine getirilmesi için, mutlaka “Hakan ve Hatun buyuruyor ki…” sözleriyle başlaması gerekiyordu. Yabancı diplomatik kuryeler, Han tek başına olursa huzura kabul edilemezler, ancak her ikisinin de mevcudiyetinde huzura gelebilir ve sağda duran Han ve yanındaki Hatunla tanıştırılırdı. Savaşta, siyasi toplantılarda, sosyal ilişkilerde kadınlar her zaman kocalarının yanında yer alırlardı. Hatunlar ( eş ya da anne ) oğullarının ve kocalarının yokluğunda “terken” Türkan unvanı ile devleti idare edebilirlerdi.

Eski toplumların çoğunda görülen kızlara karşı tutum, Türklerde yoktur. Hatta kız çocuğunun olması sevinçle karşılanırdı. Irza tecavüzün cezası ölümdü. Kadınlar, kapanıp örtünmezlerdi. Kızlar, kendileri ile evlenmek isteyen erkeklerle düello eder, kendilerini yenemeyen erkeklerle evlenmezlerdi. Bu gelenek kadınların
da erkekler gibi iyi kılıç, kalkan kullanmak üzere yetiştirildiklerini ve erkekler gibi dövüştüklerini bize ispat etmektedir.

Türklerde ana soyuyla baba soyu kıymetçe birbirine eşittir. Bir adamın tam asil olması için hem baba hem de ana tarafından asil olması gerekirdi. Evlenecek kız ve erkek ailelerinden haklarını evlenmeden önce alarak birleştirmekte ve mallarla yeni yuvalarını kurabilmekteydiler. Dolayısı ile eski Türklerde ev yalnız kocanın malı olmayıp karı ile kocanın ortak malı idi. Bu nedenle de evin erkeğine “ev ağası” denildiği gibi, evin hanımına da “ev kadını” denilmekteydi.

Orta Asya Türk Devletleri’nde evlenme, her iki tarafın rızası ile olurdu. Kadınlar, koca evinde kendi öz ismini yitirmez, kendi mallarına sahip çıkabilirlerdi. Genellikle tek eşli evliliğin (Monogami) egemen olduğu eski Türk toplumlarında resmi eş sadece bir tane olabilirdi. Yasal eşin yanında kumaların bulunması halinde, kumalar Türk töresi gereğince gerçek eş olarak tanınmadığından, kuma çocukları kalıttan pay alamazlardı. Kuma oğulları babaları Hakan da olsa hiçbir zaman Hakan olamazlardı.

Eski Türklerde kadınlar amozan idiler. Cündilik, silahşörlük, kahramanlık, Türk erkekleri kadar, Türk kadınlarında da vardır. Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale muhafızı, vali ve sefir olabilirlerdi.

Kısaca, Türkler İslamiyet’i kabul etmeden önce kadına değer vermişler ve kadın toplumsal hayatta erkeği ile birlikte yer almıştır. İslamiyet’in kabulü ile birlikte Türk kadını yavaş yavaş toplumsal hayattan koparılarak ev hayatı içinde yaşamaya mahkum edilmiştir.

İslamiyet’in Kabulünden Tanzimat Dönemine Kadar Türk Kadını

Doğulu kaynaklara göre “Cahiliye Devri” denilen İslam’dan önceki dönemde Arap Yarımadası’nda -Yemen bölgesi ile Hicaz’ın Mekke ve Medine şehirlerinin bulunduğu yerler hariç olmak üzere- çok ilkel bir göçebe hayatı yaşanıyordu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülerek öldürülüyor, hem de kız çocuğu doğuran analar cezalandırılıyordu. Araplar, kızlarını köle gibi satar, dilerlerse herhangi bir ev hayvanı ile değiş tokuş edebilirlerdi. Evlenmeler tesadüfi birleşmeler niteliği taşıyordu. Gerek kadın gerek erkek dilediği zaman birbirini bırakabilirdi.

İslamiyet’in ortaya çıktığı zamanda poligamı ise en yüksek dereceye varmıştı. O dönemde varlıklı bir Arap’ın 15-20 hatta 100 karısı vardı. Bu kadınlar bütün haklardan mahrumdular. Kadınlar ne kocalarının ne de erkek akrabalarının mirasından hak alamazlardı. Kocalarının ölümünden sonra karıları mirasçıların arasında paylaştırılır ve oğulları üvey anneleri ile evlenebilirlerdi.

İslamiyet’in doğduğu dönemde Arap Yarımadası’nda kadının toplumda hiçbir önemi yokken, yeni ortaya çıkan İslam dini Arap kadınının hayatında önemli bir değişiklik yapmış ve Arap kadınının sosyal konumu yükselmiştir. İslamiyet, kız çocuklarının öldürülmesini yasaklamış, evlenilecek kadınların sayısını sınırlandırarak dörde indirmiş, bunlar arasında sevgiye kadar her hususta tam bir eşitlik gözetilmesini istemiştir. Boşanma durumunda erkeği kadına nafaka ödemekle yükümlü tutmuştur. Hatta eşlerin ihaneti durumda kadına da erkeğe de aynı cezanın verilmesini istemiştir. Görüldüğü gibi İslamiyet aile hukuku, evlilik, boşanma konularında o günün koşullarında, Arap kadınının sosyal ve yasal durumlarında iyileştirmeler getirmiştir.

Ancak, Arap toplumunda iyileştirmeler yapan İslamiyet’in kaynağı olan Kur’an’da bazı ayetler (Nisa 34, Bakara Süresi 223, 228 ve 282, Nisa Süresi 3 ve 176) -özellikle Hz. Muhammed ve Dört Halife Dönemi’nden sonra- erkeklerin kadınlar üzerinde hakim olduğu şeklinde yorumlandığından, İslamiyet, kadınları toplumsal hayattan soyutlayan bir inanç sistemi haline getirilmiştir. Eski gelenek ve göreneklerin etkisi ile de Arap kadını erkeğin mutlak denetimi ve idaresi altına sokulmuştur. Böylece sosyal hayattan soyutlanan kadın kafes hayatı yaşamak zorunda kalmış ve giderek ikinci plana itilmiştir.

İslamiyet’i kabul etmeye başladıkları 9. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar ki dönemde, Türkler, İslami yaşayış tarzını, inanç sistemini sürdürdükleri gibi, eski Türk töre ve geleneklerini bir süre daha devam ettirmişlerdir. Bunu destekleyen en güzel kaynak Dede Korkut Hikayeleri’dir.

Dede Korkut Hikayeleri’nin birinde, Salur Kazan Han’ın karısı Boyu Uzun Burla Hatun kahraman ve tam anlamıyla bir Türk anasıdır. Destanın konusu şudur:
Burla Hatun’un oğlu tutsak olduğu zaman, kocası Salur Kazan Han onu kurtarmaya gider. Bu gidiş uzayınca Burla Hatun, hizmetinde bulunan kırk ince belli kızı yanına alıp kocasını aramaya çıkmaktan çekinmez. Kazan Han tam düşmana yenilmek üzereyken Burla Hatun yetişir ve savaşa girer. Kocasına yardım eder ve oğlunu kurtarır.

Bu destanda karşımıza çıkan kadın tipi İslamiyet’ten önceki dönem Türk kadın tipine çok benzer. Kadın, erkek gibi ata biner ok atar, kılıç kullanır ve gerektiğinde düşmanla savaşır. Dolayısı ile bu hikayedeki kadında bulunan vasıfların, Türklerin İslamiyet’ten öncesi toplumsal değerlerin ve yaşayış tarzının devam ettiğini gösterir.

İslamiyet, kadını hiçe sayan Arap toplumu için geniş haklar getirmiştir. Ancak çağdaşlarına göre kadının en iyi konumda bulunduğu bu dönemde Türkler için bunlar hak değil, kısıtlamadır. İranlılar aracılığı ile İslam dinini benimseyen Türkler, bu dinin kural ve gereklerini yerine getirirken, Arap toplumunun sadece dinlerini değil başta dilleri olmak üzere tüm yaşam biçimlerinin de etkisi altına girmeye başlamışlardır. Böylece İslamiyet öncesi kadına değer veren, tüm karar organlarında ve yaşamın her alanında kadın ile erkeği eşit tutan anlayışın yerine; kadını eşitlik ve özgürlük öğesi saymayan bir inanç sistemi benimsenmeye başlanmıştır. Zamanla kadının özgürlüğü kısıtlanmış, tüm yaşantısına sınır konulmuş, kadın erkeğin emrinde, erkeğin yönetici ve gözetici olduğu bir konuma sokulmuştur.

Türklerin İslamiyet’i kabul ettikleri dönemin ilk edebiyat ürünlerinden olan Kutadgu Bilig’le birlikte kadına bakışın değiştiği de görülür. Dede Korkut’ta, “Başımın bahtı, evimin tahtı” diye hitap edilen kadın, yavaş yavaş tahtından yuvarlanmaktadır. Kutadgu Bilig’de: “Dostum, sana kesin sözüm söyleyeyim. Kız
doğmazsa, doğarsa yaşamazsa, daha iyi olur.
” denilerek kız çocuğu istenmeyen ve önemi olmayan bir duruma düşmüştür.

Selçukluların, X. yüzyılda Anadolu’ya gelişlerine kadar Türk kadını aktiftir. Günlük yaşamda erkeklerle beraberdir. Harem henüz bilinmemektedir. Bu safhada kadının sosyal durumu epeyce değişime uğrar. Selçuklu kadını, çeşitli yasal sistemlerin, farklı dış faktörlerin etkisinde olmasına rağmen, eski Türk geleneklerini korumaya çaba gösterir. Halk yerleşik hayata geçişle beraber, İslam kanunlarını kabul eder. Bununla birlikte kadınlar da atalardan elde etmiş oldukları hakların önemli bir kısmını kaydeder.

Türk kadını, Osmanlı Devleti zamanında Müslümanlığın kadın üzerinde baskı unsuru olarak kullanılması, Bizans, Arap ve İran etkisinden dolayı 15. yüzyılda haremin kurulması ile birlikte yalnız düşünsel olarak değil, bedensel olarak da köşeye sıkıştırılmıştır. Kadınlar kamu hizmetlerinden alıkonulmuş, ekonomik hayattan atılmış, hatta eğitimden bile yoksun bırakılmıştır.



Osmanlı Devleti’nde evlenme, çocuk ve miras meseleleri İslam Hukuku’na göre düzenlenmiş ve kadının konumu bu kurallara göre şekillenmiştir. Buna göre kızlar evlenirken eşlerini görerek seçemezler, annelerinin ve babalarının veyahut aile büyüklerinin vermiş olduğu karara boyun eğerlerdi. Evlenmeler iki kadın veya bir erkek tanığın yanında gerçekleştirilirdi. Boşanma hakkı mutlak olarak erkeğe tanınmıştı. Hatta erkek karısıyla ilgili olmayan meselelerde dahi onun boş düşeceğine dair yemin ederse, hiçbir şeyden haberi olmayan kadın eşinden ayrılmış olurdu. Tanıklık meselesinde de, iki kadın, bir erkek yerine geçiyordu. Miras konusunda ise oğullar mirastan ikişer, kızlar birer hisse alırdı. İslamiyet’ten önce geniş hak ve hürriyetleri olan Türk kadını İslamiyet’in kabulünden sonra teokratik bir devlet sistemine göre yönetilen Osmanlı Devleti’nde eski geleneklerin unutulması ile birlikte erkeğin kesin kontrolü ve denetimi altına girmiştir.

16. yüzyıldan itibaren teokratik bir devlet yapısına bürünen Osmanlı Devleti’nde yönetici sınıflar, saray ve ulema, şeriatı daima kadınların toplum yaşantısı dışında tutulmalarını sağlayacak biçimde yorumlamışlardır. Bu yorumlar doğrultusunda ise değişik fermanlar yayınlanmıştır. Kadınların erkeklerle beraber sandala binmemeleri (1567), kadınların kaymakçı dükkanlarına girmemeleri (1560), kadınların mesire yerlerine girmemeleri (1744), ince kumaştan ferace giyilmemesi ve bu ince feraceleri terzilerin yasak olduğu halde dikmesi halinde dükkanlarının önünde asılacağı (1785), kadınların ancak dört gün sokağa çıkabilecekleri (III. Osman), kadınların hiçbir gün evden çıkamayacakları (IV. Mustafa) bu fermanlara örnek olarak gösterilebilir.


Bu yasalardan da anlaşılacağı üzere yönetici sınıfların yaşadığı kentlerde ve özellikle başkent İstanbul’da bulunan şehirli Türk kadını bir yandan çarşaf ve peçeler içinde saklanmaya zorlanmış, diğer yandan da sadece ev işleri yapmış, elişi işlemekle, çocuk doğurup yetiştirmekle görevlendirilmiştir. Kocası ve en yakın nikah düşmeyen erkek akrabalarından başkası ile konuşamayan ve görüşmesine izin verilmeyen kadının tamamen kapalı bir hayatı olmuştur. Bu kapalı hayatı daha da zorlaştıran uygulamalar da görülmüştür. Evlerin pencereleri tahta parmaklıklı kafeslerle örtülmüş, Boğaziçi sahillerindeki yalıların bahçelerinde kadınlar, denizden kayıkla geçen erkekler tarafından görülmesin diye sahile 20-30 ayak yükseklikte tahta perdeler yapılmıştır. Kadın böyle bir hayatı yaşamaya zorlanarak, Şirin Tekeli’nin de dediği gibi sadece “evcil kölelikle” görevlendirilmiştir.

Batıda kadınların siyasal ve sosyal hak mücadelelerini başlattıkları dönemde Osmanlı Devleti’nde kadın değil politik, ekonomik hak mücadeleleri vermek, sokağa çıkmak, sosyal yaşama katılmak gibi haklardan bile yoksundur. Çünkü ailesi tarafından özel eğitim alabilecek koşullara sahip değilse -ki bu şansa sahip olanlar çok azdır- 6 yaşına kadar din bilgisi eğitimi alabileceği, “sübyan okulu”na gitmekten başka eğitim olanağı yoktur. Kadı, kazasker, müderris gibi yüksek tabakalardan olanların kızlarına özel ders verilir ya da aldırılırdı. Bu tabaka, halkın oldukça küçük bir bölümünü oluşturduğuna göre Türk kadınının Osmanlı Dönemi’nde düşünce, sanat ve edebiyat alanında son derece sınırlı bir varlık gösterebilmesini de anlaşılır kılmaktadır.

Nedim’in şiirleriyle Karacaoğlan’ın şiirleri ne kadar ayrı ise, şehir ve kasabalardaki topluluklarda kadınların sosyal statüleri de kırsal bölgelerde yaşayanlarınkinden öylesine farklıdır. Osmanlı Devleti’nde ekonomik açıdan tek üretici kadın tipi, köyde tarım işlerinde erkeği ile birlikte çalışan, köylü kadınıdır. Yaşantısı itibari ile şehir ve kasabalarda yaşayan diğer kadınlardan farklı olan köylü kadını çiftçilik ve ev işleri ile uğraşır; halı, kilim ve kumaş dokurdu. Köylü kadını şehirde olduğu gibi sıkı sıkıya örtünmezdi. Padişahın giyim ve kapanmaya dair yayınladığı fermanlar buradaki kadınları etkilememiş ve köylü kadınları kendi sosyal yapıları içinde kalabilmişlerdir.

Saraylı ve bey paşa karıları ve kızları Osmanlı düzeninin kendine sağladığı türlü öğrenim olanaklarından yararlanırken, köylü kadını kültürel düzeyde, hiçbir ürün vermeden ve katkıda bulunmadan yaşamıştır. Köylü kadınının çalışma hayatına katılmasına rağmen emeği karşılıksız bırakılmış, çeşitli hurafelerle, içinde bulunduğu durumun Allah’tan geldiğine inanarak yüzyıllarca bir köle gibi çalıştırılmış, üretime katkı sağladığı halde toplumsal anlamda önemli bir konum elde edememiştir.

Tanzimat Dönemi’ne kadar Osmanlı toplumunda kadın devletin, dinin, ailenin ve erkeğin denetimi altındadır. Evde kapalı kapılar ardında yaşamaya mecbur bırakılan Türk kadını, İslami kuralların erkekler lehine yorumlanması ile birlikte çıkarılan fermanlarla, sokağa çıkması bile yasak olan bir kişi konumuna düşürülmüştür. Türk kadını, her türlü eğitim ve çalışma olanaklarından yoksun kalarak kaderine boyu eğmiş ve yüzyıllardır bu duruma katlanmak zorunda kalmıştır.

Batılılaşma Çabaları İçinde Türk Kadını

Büyük Keşifler, Hümanizm, Rönesans, Reform gibi yenileşme çabaları sonucu Avrupa’da büyük gelişmeler yaşanmıştır. Osmanlı ise bu gelişmelere rağmen kendini yenileyemediği için modern tekniklerle donanmış genç ve atılgan Avrupa karşısında arka arkaya uğradığı yenilgilerle gerilemeye başlamıştır. Bu yenilgiler, daha 18. yüzyıl başlarında, bazı devlet adamlarına imparatorluğun kimi kurumlarını modernleştirme zorunluluğunu kavratmıştır. Başlangıçta pek sessiz görünen bu hareket, 1839’da Tanzimat Fermanı ile askeri reformların çerçevesinin dışına taşmış ve bu ferman bir dizi reformun başlangıcı olmuştur.

Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti ve toplum yapısında hızlı bir değişim getirmiştir. Bu yeni süreçte batıdaki kurumların benzerleri kurulmuş, buna paralel olarak Türk aile hayatında ve kadının toplumsal durumunda da ciddi değişmeler gözlenmiştir. Tanzimat Fermanı’nda kadınlar için yeni hükümler yoktur. Fakat, Tanzimat zihniyeti, bütün memleket işlerinde olduğu gibi kadınlara ait hususlarda da kendini göstermiştir. Bazı konularda kadınlar lehine değişiklikler olmuş, kızlar için yeni okullar açılmış, eski yasalar geniş ölçüde yumuşamıştır. Bu dönemde fikir ve edebiyat alanında kadının özellikle ailedeki hak ve yetkileri lehine yazılar görülmekte ve bu surette yeni bir devreye girildiği anlaşılmaktadır.

Tanzimat devrinde kadın eğitimi konusunda ilk hareket olarak ebe yetiştirilmesi üzerine çalışılmış ve 1842’de Tıbbiye Mektebi’nde kadınlar için ebelik dersine ait kurslar açılmıştır. 1858’de ilk Kız Rüştiyeleri (ortaokul), 1869’da İstanbul’da ilk Kız Sanayi Okulu, 1870’de ilk Kız Öğretmen Okulu (Dârülmuallimât) bu dönemde açılmıştır. 1870’de açılan Kız Öğretmen Okulu’nun özel bir önemi vardır. Çünkü bu okul sadece kız sübyan ve rüştiye okullarına öğretmen hazırlamakla kalmamış, aynı zamanda ülkede aydın kadınların yetiştirildiği ilk müessese olmuştur. İlk kadın öğretmenin tayini 1873’te gerçekleşmiştir. Fakat Dârülmuallimât’ta (Kız Öğretmen Okulu) verilen eğitimin düşük olması sebebiyle bu okulun mezunları görevlerini layıkıyla yapamamış ve bu durum hep şikâyet konusu olmuştur. Bu okullarda iptidâi ve rüştiye mezunlarının bile öğretmenlik yaptığının, okulun mezunlarınca dile getirilmesi, bu şikayetleri doğrulamaktadır.

Sübyan mektepleri konusunda ise en önemli teşebbüs 1869 yılında açılan Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi’dir. Bu nizamnâmeye göre devam mecburiyeti erkekler için 6-10, kızlar için 7-11 yaşları olarak belirlenmiştir. İlköğretim mecburiyeti bu nizamnanâmeden sonra ilk defa Kanun-ı Esâsi’de (1876) anayasa maddesi olarak yer almıştır. Böylece, kız ve erkek öğrenciler için eşit öğretim hukuken mümkün kılınmıştır.


İstanbul, Selanik gibi büyük merkezlerin ötesine pek yayılamayan bu eğitim atılımları, salt bu nedenle çok dar bir zümreyi etkileyen hareket olmuştur. Fakat, bu koşullarla da olsa kadınlar için eğitim yolunun açılması, Tanzimat Dönemi’nin önemli bir başarısı sayılmalıdır.

Tanzimat Dönemi’nde hukuk alanında da kadın lehine düzenlemeler yapılmıştır. 1858 tarihli Arazi Kanunu, kız evlatlarının babalarından kalan topraklar üzerinde erkek evlatlar gibi veraset hakkına sahip olmalarını öngörmüştür. XIX. yüzyılda milletlerarası bir antlaşma ile tarihe karışan cariyelik ve kölelik Türkiye’de Tanzimat Dönemi’nde kaldırılmış ve cariye denilen kadınlar zamanla Türk evlerinden silinmeye başlamıştır. Yine bu dönemde, büyük kentlerde kadın evin dışına çıkmıştır. Kadın, Boğaziçi’ndeki mehtap gezilerinden, Beyoğlu’ndaki alışveriş yerlerine kadar birçok ortamda görülmeye başlamış ve toplumsal yaşama katılmıştır.

Tanzimat Dönemi’nin ilerici havası içinde Namık Kemal, Şinasi, Şemsettin Sami, Ahmet Rıza gazete ve dergilerde kadın konusunu ele almışlardır. Batıda gelişen kadın lehindeki akımların da etkisi ile, Türk kadınının çeşitli mesleklere girmesini teklif etmişler, görücü usulü ile evlenmenin zararlarını belirtmişler ve Türk ailesinin geçirdiği sarsıntıyı göstermeye çalışmışlardır.

Kadınlarla ilgili sorunlar hakkında yayını ilk kez Terakki Gazetesi (1868) başlatmıştır. Kadın okurlardan gelen mektupları yayınlamış, batıdaki feminist hareketler hakkında sıkça bilgi vermiş ve İngiliz kadınları örnek gösterilerek, Osmanlı kadınlarının da dikkatleri bu harekete çekmek istenmiştir. Muhadderat ve İslam Kadınları Gazetesi ismiyle çıkan kadın gazetesi, poligaminin zorluklarına ve eşitlik konularına çokça değinmiştir. Tanzimat ve I. Meşrutiyet dönemlerinde kadın meselesi ile ilgilenen diğer gazete ve dergiler ise yazarlığını Şemsettin Sami’nin yaptığı Aile; Hanımlar, İnsaniyet; Arife Hanım’ın çıkardığı Şükûfezar; Hatice, Semiha ve Feriha Kâmran Hanımların yayınladıkları Para Bohçası; yazı kadrosunda Fatma Aliye Hanım’ında bulunduğu Hanımlara Mahsus Gazete; Hanımlara Mahsus Malûmat, Kadın, Demet’tir.

Bu dönemde Nigâr Hanım, Fatma Makbule Hanım, Mihrünnisa Hanım ve Fatma Aliye Hanım önemli kadın yazarlarımızdandır. Abdullah Cevdet’in kızı olan Fatma Aliye Hanım Osmanlı İmparatorluğu’nda o dönemin en çok tanınmış kadınlarından biridir. Romanlarında, makalelerinde hep kadın sorununu ele alan Fatma Aliye Hanım dil öğrenip süslenmenin yeterli olmadığını, kadınların biraz kafalarını işletip, kültürlerini arttırmaları gerektiğini belirtmiştir.

Tanzimat Dönemi ile birlikte batılılaşma sürecine giren Osmanlı Devleti’nde, sosyal hayatın, eğitim hayatının, hukuki düzenlemelerin batılı normlara göre yeniden belirlenmesi, şehir eksenli bir değişmedir. Dolayısı ile batılılaşma sürecine giren kadın da şehirli kadındır. Osmanlı Devleti’nin kadın nüfusunun çoğunluğunu oluşturan köylü kadınları ise batılılaşma sürecinin dışında kalmıştır.

II. Meşrutiyet’in İlanından Kurtuluş Savaşına Kadar Türk Kadını

Osmanlı Devleti’nde kadınlık hareketi Tanzimat’tan sonra oluşan müsait zemin üzerinde bilhassa II. Meşrutiyet’ten itibaren hızlı bir gelişme göstermiştir. Kadının mecburen sosyal ve iktisadi hayata dahil olmasında, 1858’de İstanbul’da açılan Kız Rüştiyesi, yine 1870 de İstanbul’da açılan Dârülmuallimât, II. Meşrutiyet’ten sonra açılan İnas Daru’l Fünûn’u gibi kızlara has eğitim veren kurumların, çeşitli gazete ve dergilerde kadının statüsünün tartışılmasının, farklı görüşlerdeki yazarların kadının durumunun iyileştirilmesi noktasında birleşmelerinin ve 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında meydana gelen harplerin -özellikle Balkan Harbi’nin- önemli rolü olmuştur.

1876 yılında I. Meşrutiyetin ilanı ile Osmanlı Devleti’nde ilk kez parlamenter sisteme geçilmiş, fakat bu dönem II. Abdülhamit’in 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’ni bahane ederek Mebusan Meclisi’ni fesh etmesinden dolayı çok kısa sürmüştür. Mebusan Meclisi’nin fesh edilmesinden sonra başlayan istibdat döneminde kadınlara yönelik baskılar artmakla birlikte bazı c ılız hareketlerin de geliştiğini görüyoruz. Örneğin kızlar için ilk idadi, II. Abdülhamit Dönemi’nde Münif Paşa’nın nâzırlığı sırasında 13 Mart 1890’de açılmıştır. Fakat bu okul ilgisizlikten dolayı iki yıl sonra kapanmıştır. Bu girişim kızlara lise seviyesinde eğitim verme teşebbüslerinin ilk örneğini teşkil etmesi yönünden önemlidir.

1889’da yenilgi ile sonuçlanan Türk-Rus Savaşı’ndan sonra II. Abdülhamit, bir fermanla halktan olan kadınların yaşmak ve ferace giymelerini yasaklamıştır. Böylece yaşmakla ferace giymek yalnız saraylılar için söz konusu olmuştur. Bu garip karar, Osmanlı kadınlarının kara çarşafı, sokak giysisi olarak kullanmalarına yol açmış ve böylece kara çarşaf 19. yüzyılın sonlarına doğru bir giysi olarak kabul edilmiştir.

1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesini Osmanlı kadınları da olumlu karşılamışlardır. Selanik’te çıkan Mefharet adlı kadın dergisi, 1908 inkılâbını alkışlamak için kapağına “Yaşasın Millet Meclisi” sözlerini koymuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk defa “Millet Meclisi” değimini bir kadın dergisinin kullanması önemli bir gelişmedir. Hatta kadınlar, İttihad ve Terakki Cemiyet-i Merkezi’ne müracaat ile Meclis-i Mebusan’ın resmi açılış toplantısında hazır bulunmak istediklerini söylemişler, kendilerinin de mutlaka kafes arkasında görüşmeleri dinlemelerine müsaade edilmesini istemişlerdir. Kadınların bu isteği onların siyasal olaylara ilgi duyduklarını bize gösteren önemli bir girişimdir.

II. Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet ve eşitlik prensiplerinden kadınların kısa sürede faydalanacağı ümit edilmiştir. Kadınlar başlangıçta kendileri için ortaokullar üstünde öğretim, bütün sosyal hizmetlere katılmak gibi şeyler istemişlerdir. Geçen sürede ise bu gerçekleşmemiş, kadının durumunda bir değişme olmamıştır. Bunun üzerine kadın haklarını savunan yazarlar, asabi ve kırgın bir dil kullanarak bu durumu eleştirmişlerdir. II. Meşrutiyet’in ilanının beşinci yılında, Kadınlar Dünyası Dergisi’nde yer alan bir yazıda “Erkeklerin Milli Bayramı” başlığı altında hürriyete kavuşmuş erkeklerin beşinci yılı kutlanmakta ve “Hala yaşamakta olduğumuz bu esaret devresinden bizi kurtarınız.” denilmektedir.


XX. yüzyılın başlarında Türk kadınının uğraşısı, sokağa serbestçe çıkabilmek, erkeği ile yan yana bir arabaya binebilmek, öğrenim ve eğitimden faydalanmak gibi sosyal hayat içinde yer alabilmek, kamuoyunda kendini geri plana iten anlayış tarzını yıkmak olmuştur.

II. Meşrutiyet, bir yönüyle Türklerin tarihinin en kritik anlarından biri ise öbür yönüyle de özellikle ifade özgürlüğünün sağlanmasından sonra kadını ilgilendiren özgürlük sorununun tüm biçimi ile incelendiği, çözümlendiği, sorgulandığı yoğun tartışmalar dönemi olmuştur. Bu özgür ortamda kadın sorununu işleyen dergi ve gazetelerin sayıları artmıştır. 1908’de Mehasin, 1912’de Kadın Bahçesi, Kadınlar Dünyası, 1913’te Kadınlar Duygusu, Kadın Alemi, Kadınlık, 1918’de Kadın Hayatı yayıma başlamıştır. Bu dönem yayınlarının birçoğu Müslüman kadınlara da batılı kadınlara tanınan hakların verilmesini, sokağa çıkma serbestliğinin tanınmasını, sosyal hayata katılmasını, çok eşliliğin kaldırılmasını istemektedirler. Kadınların siyasi haklara sahip olmasını savunan yazılara ise çok az rastlanmıştır.

II. Meşrutiyet Dönemi, kadın cemiyetlerinin yaygınlaştığı ve kuruluş amaçlarının değiştiği bir dönemdir. Yardım amaçlı cemiyetlerin haricinde çeşitli amaçları olan cemiyetler kurulmuştur. Müslüman kadını değiştirmeyi, sosyalleştirmeyi ve batılılaştırmayı amaçlayan bu cemiyetler, kadınlara eğitim imkanı sağlamak, meslek edindirmek, yardım toplamak, ve çeşitli konularda propagandalar yapmak gibi faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu cemiyetlere örnek olarak, 1909’da Halide Edip Adıvar’ın kurduğu kadının bilgisini, kültürünü arttırmak gayesi taşıyan Teali-i Nisvan Derneği, 1913’te Nuriye Ulviye’nin kurduğu kadınların dış kıyafetleri, kadınlara iş alanlarının açılması, kadınların bilgi seviyesinin yükseltilmesi için çalışan Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Derneği68, 1908’de askerlere kışlık giyecek yardımı yapan Cemiyet-i İmdadiye, 1912’de Nezihe Muhittin’in kurduğu Donanma Cemiyeti Hanımlar Şubesi, Balkan Savaşları ertesinde 1913’te savaş sonucu yoksul ve kimsesiz kalan kadın ve çocukların sorununa eğilen Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği, 1916 yılında İstanbul’da Enver Paşa’nın himayesinde kurulan kadınlara istihdam alanı açmayı amaçlayan Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi sayılabilir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, kadınlara sınırlı toplumsal yaşam imkanı tanınmasına rağmen, erkekler büyük ekonomik ve siyasal ilişkiler kurmuşlardır. Eğer ev içinde harcanan emeğin ekonomik nitelikli olduğu reddedilirse, gerçekten Türk kadınının erkeğin maddi bağımlılığının altında yaşadığı ve ülkenin ekonomik etkinliğine pratikte hiç katılmadığı haklı olarak söylenebilir. Yani erkek toplumsal yaşamda aktif rol oynarken, kadının dünyası ise ev alanı ile sınırlı kalmıştır.

Meşrutiyet Dönemi ardı arkası gelmeyen savaşlar dönemi olduğundan, çalışma hayatında erkeklerin yerini kadınlar almaya başlamıştır. 1912 Balkan Savaşları’nın kadınları sosyal yaşamın içine girmeye zorlayan etkileri vardır. Balkan Savaşı burjuva kadınlarını, sosyal hizmet anlayışı ile derneklere yöneltmiştir. Balkan Savaşı ile memleketi saran facia serisi başladığından, protesto içtimaları yapmak, hastalara bakmak, Balkanlardan gelen dul ve yetimlere yardım etmek için kadınlar ellerinden geleni yapmışlardır.

Kadınların ekonomik yaşama katılması ile ilgili bu gelişim I. Dünya Savaşı ile doruk noktasına ulaşmıştır. Savaş Osmanlı’da da batıdaki gibi bir işleve sahip olmuş, kadınları kitlesel olarak çalışmaya itmiştir. Seferberlik nedeni ile erkeklerin askere alınmaları ve cepheye sevk edilmeleri sonucu çalışma hayatında oluşan boşluğu kadınlar çalışma hayatına girerek doldurmaya çalışmışlardır.

Uygun eğitim almış kadınların Tanzimat’tan beri, ebelik, öğretmenlik, hemşirelik gibi mesleklerde çalışmaya başladıklarını biliyoruz; fakat ön yargıları giderecek olan mesleklere girmeyi ise savaş ortamı gerçekleştirmiştir. Bunlar kadınların, kamu yönetimi, banka ve mağazacılık alanlarındaki çalışmalarıdır. Kadın emeğine ilk gereksinim duyan kamu kurumu PTT olmuştur. PTT’yi Maliye Bakanlığı izlemiştir. Daha sonra ise bankalar, yerel ve kamu yönetimleri, hastaneler, laboratuarlar kadın gücüne ihtiyaç duymuşlardır. Bununla birlikte Türk kadını meslek olarak öğretmenliğe yönelmiştir. Balkan Savaşları’ndan sonra bazı ilkokulların ve hatta idadilerin müdürlükleri kadınlara verilmiştir. Eğitim Bakanlığı, hatta müfettişlik görevine, Nakiye Hanım’ı, Nezihe Muhittin Hanım’ı, Sadiye Hanım’ı, Hatice Hanım’ı getirmiştir.

İstanbul’da kadınların memuriyete alınması tartışma konusu olurken; Anadolu’da öteden beri tarlada çalışmaya alışmış olan kadın, bu dönemde fabrikada işçi olarak çalışmaya başlamıştır. 1915 yılında, İzmir, Sivas, Ankara, Aydın, Kütahya, Eskişehir, Karahisar, ve Diyarbakır illerinde 19.280 kadın işçi, tekstil sanayisinde çalışırken, yol yapımı, sokak temizliği gibi işlerde ve madenlerde kadınların çalıştırılmaya başlandığı görülür.

II. Meşrutiyet Dönemi’nin hükümeti olan İttihat ve Terakki Partisi kadınların çalışma hayatına girmesini teşvik etmiştir. 1915 yılında Osmanlı Ticaret Nezareti’nde kadınlar için bir çeşit “Mecburi Hizmet” kanunu kabul edilmiş; Adana yöresinde Cemal Paşa’nın emri ile işçi sayısı arttırılmaya başlanmıştır. 1916’da İstanbul’da Naciye Sultan ve Enver Paşa’nın önderliğinde kurulan Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi, kadınların namuslu bir şekilde çalışarak geçimlerini sağlamasını ve dolayısı ile düşünce, emek ve ekonominin kadınlarımız arasında da yaygınlaşmasını amaçlamıştır.

İttihat ve Terakki, parti olarak kadınların siyasal katılımını da teşvik etmiştir. Bunu en açık örneği, parti tüzüğünde kadınların parti çalışmalarına katılmalarının açıkça desteklenmiş olmasıdır. Şöyle ki İttihat ve Terakki Cemiyeti Tüzüğü’ne göre (madde 1): “Cemiyet kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan oluşacaktır.”
Müslümanların önderliğiyle kurulan ve gerçekte Hıristiyanların fazla ilgi göstermedikleri, daha doğrusu pek yaklaştırılmadıkları ihtilalci gizli bir örgüte kadın üyelerin alınacağından söz etmek -uygulamaya hiç konmamış olsa da- gerçekten pek cüretli ve çağdaş bir tavır olmalıdır.

I. Dünya Savaşı ile birlikte, çalışmak zorunda kalan Türk kadını artık daha pratik biçimde giyinmeye başlamıştır. Çarşaf ve peçenin yerini çene altında düğmelenen başörtüsü almıştır.

Türk kadını yüksek öğrenim imkânını ilk olarak II. Meşrutiyet Dönemi’nde elde etmiştir. 1914 yılına doğru İstanbul Üniversitesi’nde kadınlar için hazırlanan serbest konferanslar, yüksek öğrenimin ilk basamağı olmuştur. 12 Eylül 1914’te Darül- Muallimat-ı Âliye adını almış İstanbul Kız Öğretmen Okulu’na bağlı olmak ve derslerini ayrı binada ve müstakil bir öğretmen kadrosu ile yapmak üzere bir İnas Darülfünun’u kurulmuştur. Bu kuruluş, 1920 yılında Kız Öğretmen Okulu’ndan ayrılarak öğretimini başka saatlerde ve erkeklerden ayrı olarak yapmak üzere İstanbul Darülfünunu’na bağlanmış ise de, bir süre sonra Türk kızlarının yenilikçi bir kararı ile erkek arkadaşlarının sınıflarına katılmaları üzerine tarihe karışmıştır.

Kadınlar lehine eğitim, sosyal hayat, çalışma hayatı alanlarında önemli değişmeler yaşandığı Meşrutiyet Dönemi’nde kadınların hukuki statüleri üzerinde de önemli değişikler yaşanmıştır. Hukuki düzenlemeler içinde ise en önemlisi 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnâmesi’dir. Bu kararnâmeye göre; devletin izni olmadan yapılan evlilikler kanunca tanınmayacaktır. Kadın izin verdiği takdirde erkek ikinci bir kadınla evlenebilecektir. Evlenme yaşı kadınlarda 17, erkeklerde 18 olarak belirlenmiştir. Erkekteki bazı fizyolojik bozukluklar, akıl hastalığı, geçimsizlik gibi durumlarda kadına boşanma hakkı tanınmaktadır. Nikahtan sonra kadın veya erkekte cinnet, cüzzam ve bu nitelikte bir hastalık çıkarsa zevce kararında da serbesttir. Kocanın kaybolması sonucunda kadının nafakasının kesilmesi de boşanma sebebi sayılmaktadır.

Bu kararnâme, çok kadınla evlilik ve boşanma ile ilgili olumsuzlukları tümüyle ortadan kaldırmasa da kadınlara -boşanma ve tek kadınla evlilik hakkı dahil- evlilik akdine bazı şartlar koydurma ve uygulama imkanı tanımıştır. Fakat bu kararnâmeden eğitim görmüş çok az kadın yararlanmış86 ve bu kararnâme işgal makamlarının Osmanlı Hükümeti’ne baskı yapması sonucunda 19 Haziran 1918’de yürürlükten kaldırılmıştır.

Cumhuriyete doğru, dönüşümlerin sunduğu imkanlardan da yararlanarak, kendini geliştiren Osmanlı kadını, toplum içinde söz sahibi olmaya başlamış ve elde etmek istediği hakların sınırlarını zorlamıştır. Bu faaliyetler kadınlara tecrübe kazandırmış ve Cumhuriyet Dönemi’nde kadınlar seslerini daha özgürce duyurmaya çalışmışlardır.

Kurtuluş Savaşı Döneminde Türk Kadınının Faaliyetleri

I. Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra antlaşmayı ihlal eden İtilaf Devletleri Anadolu’yu yer yer işgal etmeye başlamıştır. Kendini yok etmek isteyen işgaller karşısında sessiz kalmayan Türk halkı, silaha sarılarak şehirlerde, kasaba ve köylerde Kuva-i Milliye teşkilatı kurarak kadın ve erkekler birlikte savaşmıştır. I. Dünya Savaşı kadınların, kitlesel olarak sosyal ve ekonomik yaşama katılımını sağlamışsa, Kurtuluş Savaşı da Türk kadınlarının cesaret ve özverilerinin doruk noktasına çıktığı, siyasal etkinliklere katılımlarını açıkça gerçekleştiği dönem olmuştur.

İtilaf Devletleri’nin Anadolu’yu işgal etmeleri, Türklere karşı düşmanca tutumları ve yaptıkları katliamlar ülke genelinde tepkiyle karşılanmış ve bu kötü durumu sona erdirmek için değişik yerlerde protesto mitingleri düzenlenmeye başlanmıştır. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılarca işgali ise bu mitinglerin artmasına neden olmuştur. Yapılan mitinglerin en dikkat çekicileri ise İstanbul’da gerçekleşmiştir. İstanbul’daki mitinglerde Türk kadınları da ateşli konuşmalar yapmıştır. 19 Mayıs 1919’da Doğancılar Mitingi’nde Asri Kadınlar Cemiyeti adına Sebahat ve Naciye Hanımlar, 22 Mayıs 1919’da Kadıköy Mitingi’nde Halide Edip ve Meliha Hanımlar, 23 Mayıs 1919’da Sultanahmet Mitingi’nde Halide Edip ve Şükufe Nihal Hanımlar, 13 Ocak 1920’de Sultanahmet Mitingi’nde Muallimler Cemiyeti Başkanı Nakiye Elgün Hanım konuşmuştur.

22 Mayıs 1919’da Kadıköy Mitingi’nde Münevver Saime Hanım: “Az söylemek, çok iş yapmak zamanı gelmiştir. Biz yalnız ağlıyoruz; ağlamakla kazanılacak, hıçkırıklarımızı işitecek kalp yoktur. Teşkilata, nihayet nihayet fiiliyata başlamak lazımdır.” sözleri ile halkı mücadele etmeye davet etmiştir. 23 Mayıs 1919’da Sultanahmet Mitingi’nde Halide Edip Hanım: “Davamızı ilan ediyorum. Bu davamda Türklerin hak ve istiklâlidir. Türklerin, Türkiye’nin ebedi hakkına asla dokunamayacaklar.” diyerek halkı bağımsızlık için savaşmaya davet etmiştir. İstanbul Mitingleri’nde dikkati çeken iki kadın hatibin bu sözleri Türk kadınlarının milli mücadeleye olan inançlarının en önemli göstergesidir. Zaten Münevver Saime ve Halide Edip Hanımlar bu mitinglerden sonra Anadolu’ya geçerek savaş meydanında da Türk’ün haklı davasını savunmaya devam etmişlerdir.

Kurtuluş Savaşı’nın tarihi yalnız Halide Edip ve Münevver Saime Hanımların çalışmaları ile değil, onlar gibi daha yüzlerce özveriyle savaşmış kadınlarımızın kahramanlıklarıyla doludur. Örneğin Fatma Seher, Gördesli Makbule, Klavuz Hatice, Tayyar Rahmiye, Küçük Nezahat Hanımlar ile isimleri saptanamayan kadınlarımızın hepsi savaşa tüm benliklerini katmışlardır. Kurtuluş Savaşı’nda kadınlarımızın bir kısmı cephelere koşup silah kullanırken, cephe gerisinde kalan kadınlar ise milli kuvvetleri güçlendirmek için seve seve her türlü fedakarlığa katlanmışlardır. Cephedeki erkeğin yiyeceğini, giyeceğini temin eden, aile ocağının tütmesini sağlayan, savaş malzemelerini sırtında yada kağnı ile taşıyanların çoğu Anadolu’nun köylü kadınlarıdır.

Milli Mücadele’de kadınlar yalnız protesto mitinglerine katılmakla ya da cephede savaşmakla yetinmemiş, Anadolu’daki örgütlenme faaliyetlerine de katılmışlardır. Asri Kadınlar Cemiyeti ile Hilal-i Ahmer Kadın Kolları, özellikle askere giyecek temini ve ordunun sağlık hizmetlerinde çalışmıştır. Türk Ocakları ve Muallimler Cemiyeti’nde çalışan hanımlar da milli mücadeleye büyük katkıda bulunmuşlardır. Fakat bu dönemin en önemli cemiyeti, Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’dir.

Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin kuruluş dilekçesi 26 Kasım 1919’da Sivas Valiliği’ne verilmiştir. 7 Aralık 1919’da valilik cemiyetin kuruluş yönetmenliğini isteyince hazırlanan yönetmenlik cemiyet tarafından valiliğe gönderilerek yasal kuruluş işlemleri tamamlanmıştır. 9 Aralık 1919’da izin yazısı ile cemiyetin kuruluşu onaylanmıştır. Kurucuları Sivas Valisi Reşit Paşa’nın eşi Melek Hanım ve arkadaşlarıdır. Kısa sürede Konya, Denizli, Kastamonu, Niğde, Amasya, Kayseri, Erzincan, Burdur, Pınarhisar, Kangal şubeleri açılmıştır. Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, hizmetleri esnasında daimi surette Heyet-i Temsiliye ve Ankara Hükümeti ile ilişkilerini sürdürmüş ve Mustafa Kemal’in takdirini kazanmıştır.

Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti hem vatanın kurtuluşu için yardım toplamış, hem çeşitli yerlere telgraflar çekerek işgallere ve zulme karşı tavır almış, hem de Türk kadının bizzat Milli Mücadele’ye katılmasını sağlamıştır. Cemiyet; kadınları, cepheye, cephe gerisindeki göçmenlere, şehit ailelerine, kimsesizlere yardıma çağırmış ve askerlerin, muhtaçların giyecek ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile bağış kampanyaları düzenlemiştir.

Kurtuluş Savaşı Türk milleti için bir var olma mücadelesidir. Bu mücadelede Türk kadını her türlü fedakarlığa katlanarak düzenlenen mitinglerde aktif rol almış, cephede ve cephe gerisinde başarılı mücadeleler vermiş ve bunlarla yetinmeyerek cemiyetler kurmuş ve böylece Milli Mücadele’ye daha etkin katılmıştır.

Kadınlarımızın bu faaliyetleri Cumhuriyet Dönemi’nde onlara verilecek hakların yolunun açılmasına fayda sağlamıştır.

Cumhuriyet döneminde Türk kadını

Osmanlı Devleti’nde kadının konumunun daha köklü bir şekilde değişmesine neden olan olay, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesidir. Böylece, toplumsal yaşantıda geri planda kalmış olan Türk kadını kamu alanına yavaş yavaş girmeye, silah ve gıda fabrikalarında yerini almaya başlamıştır.

Türk kadınının yazgısı belli bir oranda Cumhuriyetle birlikte değişmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan yenik, yorgun ve tükenmiş bir durumda çıkan Osmanlı İmparatorluğu, Batı’nın deyimiyle “Hasta Adam”, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın liderliğini üstlenen Mustafa Kemal Paşa’nın, askeri dehası ve yılmayan çabaları sonunda yerini, genç ve dinamik Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmıştır.

Mustafa Kemal Paşa yalnızca yayılmacı güçleri ülkeden çıkararak, yönetsel olarak yeni bir Türkiye Cumhuriyeti kurmakla kalmamış, aynı zamanda yüzyıllardır bir imparatorluğun geleneksel toplum yapısını da çağdaş toplumlar düzeyine getirmeye çalışmıştır. O, toplumun çağdaşlaşmasını engelleyen, dine dayalı yasaları kaldırarak yerine toplumsal ve ekonomik ilerlemeyi sağlayan yasaları kabul etmiştir.

Özellikle dinsel yasaların en çok etkilediği kadınların düzeyini, çağdaş toplumlardaki kadınların düzeyine getirmeye çalışmıştır. Cumhuriyet öncesi dönem ve Cumhuriyet Dönemi karşılaştırıldığında, kadın hakları konusunda Cumhuriyet Dönemi’nde, büyük bir değişme ve gelişme dikkati çeker. İki dönem arasındaki bu büyük farkı yaratan neden; Atatürk’ün Türk kadınına verdiği değer ve önemde gizlidir. Atatürk, kadınlara toplum ve meslek hayatında gerekli yeri ve değeri kazandırabilmek için çetin bir mücadele vermiştir.

Memleket zafere ve bağımsızlığa ulaşır ulaşmaz Mustafa Kemal yurdun çeşitli köşelerinde halka yaptığı konuşmalarda kadın haklarını dile getirmiş ve kanunlardan evvel yepyeni bir “vatandaş kadın” kavramı üzerinde dikkatleri toplamıştır. İzmir’de, Konya’da İnebolu’da, Kastamonu’da yaptığı konuşmalarda kadın hakları inkılâbın ilk parıltıları görülmüştür. Mustafa Kemal Türk kadınlarının artık ikinci sınıf bir vatandaş muamelesi görmemesi ve layık olduğu hakları kazanması için bu konuşmalarla kamuoyunu hazırlamaya çalışmıştır.

Atatürk, kadın hakları konusunda çeşitli yerlerde yaptığı konuşmalarla görüşlerini açıklarken, özellikle toplum yaşantısı ve kadınlarla ilgili reformların uygulanmasında evli kaldıkları dönemde Latife Hanım’ı sürekli yanında bulundurmuştur. Eğitimi, kültür seviyesi, davranışı ve giyinişiyle, Latife Hanım, Atatürk’ün halkına göstermek istediği yeni kadın imajını tam anlamıyla taşımaktadır.

Bu nedenle Latife Hanım çağdaş Türk kadınının ve yeni modern cemiyetin simgesi olmuştur. Cumhuriyet kadınının yaşadığı değişiklikler, Latife Hanım’ın şahsında Türk ve dünya kamuoyuna yansımıştır.

Türk Kadınının Sosyal ve Siyasal Hakları Kazanma Süreci

Kurtuluş Savaşı’nın eşsiz başarısı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk İlkeleri ve Devrimleri ışığı altında yepyeni kurumları ve sosyal yapısı ile genç bir devlet olarak dünyada yerini almıştır. Türk toplumunun yapısını bütünü ile değiştiren, yenileştiren ve çağdaşlaştıran reformlar Türk kadınını da modernleştirmiştir.

Atatürk erkeğe olduğu gibi kadına da insancıl bir açıdan yaklaşmıştır. Kadının da medeni, siyasi ve kültürel alanlarda erkek ile eşit tutulmasını sağlayacak atılımları gerçekleştirmiştir. Atatürk İlke ve Devrimleri ile kadının etkin olmadığı teokratik Osmanlı toplumundan, kadının var olduğu toplum yapısına geçilmiştir.

Kadınların sosyal ve siyasi hakları elde etmeleri aşamalı bir şekilde gerçekleşmiştir. 1923 yılında mecliste kadın hakları ile ilgili tartışmalar başlamıştır. İlk başta bu konunun tartışılmasına insanlar tahammül bile edemezken, şartlar ve zaman müsait oldukça kadınlara sosyal ve siyasi haklar sırası ile verilmiştir.

Kadınlara bir takım hakların, özellikle de siyasal hakların verilmesi I. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin büyük bir bölümünün şiddetle karşı çıktığı bir gelişme olarak görülmektedir. I. TBMM’de siyasi partiler olmadığı halde Atatürk’ün yandaşları I. Grubu, muhalifleri ise II. Grubu oluşturmuştur. Mustafa Kemal’in düşünceleri ve yapmak istedikleri konusunda sürekli onun karşısına çıkan devrimci dönüşümü engellemek isteyen II. Grup, kadın konusunda da Atatürk’e karşı olmuştur.

1921 yılında TBMM’de Frengi Hastalığı ile ilgili olarak yapılan tartışmalar sırasında mesleği doktorluk olan Bursa Mebusu Emin Bey, hastalığa karşı önlem alabilmek için kadınların da muayene edilmeleri zorunluluğundan bahsetmiştir. Bu tartışmalarda, doktorların, kadınların şer’en görülebilecek yerlerinden ( bileğe kadar el, bileğe kadar ayak ve yüz ) başka bir yerlerine bakamayacakları tezini savunan milletvekilleri vardır. Bunları söyleyenlere karşı Emin Bey, önlemlerin etkili olabilmesi için kadınların daha iyi muayene edilmesi gerektiğini söylese de başarılı olamamıştır. Böylece kadınlar günahtan kurtulmak adına ölüme mahkum edilmişlerdir.

Seçim yasasının değiştirilmesinin tartışıldığı TBMM’nin 3 Nisan 1923 tarihli oturumu, kadınların siyasal haklarını kazanmaları konusunda önemli bir girişimdir. O zamana kadar seçimler 1909 yasasının gerektirdiği düzenlemelere göre yapılmakta ve her 50.000 erkek nüfus için bir milletvekili seçilmekteydi. Yasada yapılmak istenen değişikliğin hedefi, Kurtuluş Savaşı s ırasında çok sayıda erkeğin ölmüş olması nedeni ile bu sayının 50.000’den 20.000’e indirilmesinden ibarettir. Tunalı Hilmi Bey gibi kimi milletvekilleri, bu değişiklikten yararlanarak özellikle Kurtuluş Savaşı’nda oynadıkları büyük rol nedeni ile kadınların da hesaba katılmasını sağlamak istemişlerdir. Çoğunluğun tepkisi ise bu girişime karşı çok sert olmuştur. Milletvekilleri Tunalı Hilmi Bey’in konuşmasını yüksek sesler ve gürültülerle kesmişlerdir. Bu tartışmalardan anlaşıldığı üzere TBMM’deki çoğu milletvekili kadınların nüfustan sayılmasına ve kimi siyasal hakların onlara verilmesi tartışmalarının yapılmasına hazır değildiler.

II. TBMM kadın haklarını kabule hazır olmayan kişileri barındırmakla birlikte; kadın hakları konusundaki tartışmalarda öfke ve heyecanın dozu azalmış, hatta kadınların oy hakkından bile söz edilmeye başlanmıştır.

Anayasa’da ve buna bağlı olarak seçim mevzuatında yapılacak değişikliklerin görüşülmesi sırasında meclisteki birçok milletvekili, Anayasa’nın 10. ve 11. maddeleri ile; “18 yaşını bitiren her Türk’ün milletvekili seçimlerine katılabileceği”, “30 yaşını bitiren her Türk’ün milletvekili seçilebileceği”nin öngörüldüğünü, bu nedenle “her Türk” deyiminin kadınları da kapsadığını ve artık kadınlar ile erkekler arasında herhangi bir ayrımın yapılmaması gerektiğini meclise kabul ettirmeye çalışmışlardır. Fakat öne sürülen bu öneriler kabul edilmemiş ve tartışmalar sonunda madde komisyonun önerisinden daha katı bir şekle bürünerek “her Erkek Türk” şeklinde değiştirilmiştir.

Türkiye’de siyasi anlamda kadınların örgütlenişi, Milli Mücadele’nin ertesine rastlamaktadır. Daha Cumhuriyetin kurucusu Halk Fırkası, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adını taşırken kadınlar, 16 Haziran 1923 tarihinde Nezihe Muhittin liderliğinde Kadınlar Halk Fıkrası adıyla siyasi bir parti kurmuşlardır.

Hükümete verilen beyannamede, kadının ülkenin her yerinde yaşanan siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlar içinde olmasına ve bu sorunlardan etkilenmesine rağmen, bu alanlarda gözle görülür biçimde çalışılmadığı belirtilerek, yer yer ortaya çıkan kadın varlığı ve şahsiyetinin kitlevi bir şekle dönüştürülmesine çalışılacağı vurgulanmaktadır.

Türk Kadınlar Birliği siyasi meselelerle biraz çekingen bir şekilde olsa da ilgilenmekten geri durmamıştır. Nitekim birlik başkanı Nezihe Muhittin Kadın Yolu Dergisi’nde tüm kanunlara uymaya, her vatandaş gibi vergi vermeye zorunlu olan Türk kadınına seçim hakkının verilmemesine bir anlam veremediğini belirterek: “Kahvehane köşelerinde miskinane esrar çeken birine verilen bu hak, kendini müdrik, tahsilli mükemmel bir kadından esirgenebilir mi?” diye sormaktan kendini alamamıştır.

1927 yılına gelindiğinde Türk Kadınlar Birliği yıllık kongresini gerçekleşmiştir. Kongrede yapılan tartışmalar sonunda Birlik Tüzüğü’nün 2. maddesi şu şekilde değiştirilmiştir: “Kadın Birliği Türk kadınının içtimai ve siyasi haklar karşısında her türlü mesuliyet ve alakayı vataniyesini ispat edecek bir seviyeye erişmesine çalışacaktır.” Kadınlar Birliği’nin tüzüğünü değiştirerek siyasi hak istemesi değişik tepkilere neden olmuştur. Birliğin tüzükte yaptığı değişiklik valilik tarafından kadınlara siyasal haklar verilmediği ileri sürülerek reddedilmiş; fakat hükümet, valinin tutumunu benimsemeyerek tüzüğün onaylanmasını sağlamıştır.

1927 yılında yapılacak olan milletvekili seçimi Kadınlar Birliği açısından siyasal hakların gündeme getirilmesi için iyi bir sebep olmuş ve Nezihe Muhittin bu ortamdan yararlanmaya çalışmıştır. Kadınlar Birliği’nin seçimlere kadın aday gösterme, olmazsa feminist erkek adayları destekleme düşüncesinde olmasına rağmen, birlik içindeki tartışmalar ve kamuoyunun hazır olmayışı gibi nedenlerden dolayı, Birlik bu düşüncelerini gerçekleştirememiştir. Fakat Türk Kadınlar Birliği: “Biz, seçim haklarımızı elde etmeye dayalı ideallerimizden vazgeçmiş değiliz. Davamızın zaferi için ölene kadar çalışacağız.” diyerek mücadelelerinin devam edeceğinin sinyallerini vermişlerdir. Bu dönemde ülkede kadın hakları konusunun yoğun olarak tartışılması, toplumda kadına karşı olan katı düşüncelerin yumuşamasına neden olmuştur.

Cumhuriyet’in ilanından sonra kadınların yasalar önünde eşitliğe kavuşturulması atılımı daha da hızlanmıştır. 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen tüm yurttaşların eğitime yönelik Tevhid-i Tedrisat Kanunu, yani öğrenimin birleştirilmesi ile Türkiye, laik bir yapı içinde kız çocuklarına da eşit, çağdaş e ğitim hakkını benimsemiştir. 1924 Anayasası’nın 87.maddesi ile de “İlköğretimin bütün Türkler için zorunlu ve devlet okullarında parasız olduğu” hükme bağlanarak, kız çocuklarının okutulması bir Anayasa emri haline getirilmiştir.

Türkiye’de kadın haklarının uygar ülkelerdeki düzeye gelmesi, o döneme kadar kadını toplumdan koparmış olan din, gelenek, hukuk ve ahlak kavramlarının değiştirilmesi ile sağlanmıştır. Türkiye’de laiklik sayesinde toplum şeriat adı verilen dinsel gelenek ve göreneklere dayandırılmış İslam hukukundan arındırılmış ve İsviçre’den alınarak 17 Şubat 1926 tarihinde TBMM’de kabul edilen Türk Medeni Kanunu ile Türk kadını birey ve aile hukuku yönünden uygar dünyadaki yerini almıştır.

Medeni Kanun ile birlikte, o gün için Türk kadınının ulaştığı yeni düzey, pek çok Avrupa ülkesinin çok üzerine çıkmıştır. Bunu çok sayıda batılı yazar, düşünür ve siyaset adamı itiraf etmiştir. Örneğin Prof. Malş, Medeni Hukuk ile birlikte Türk kadınlarının kendi ülkesindeki (İsviçre) kadınlardan daha iyi bir seviyeyi yakaladığını gıpta ile ifade etmiştir.

Medeni Kanun’un kadın hakları ile ilgili olarak getirdiği yeniliklerin bazıları şunlardır:
• Tek kadınla evliliğe dayalı aile sitemi kuruldu ve başka herhangi bir evlilik kanun dışı sayıldı.
• Aile birliğinin kurulması için “Medeni Nikâh” usulü konuldu.
• Miras hukuku kadın ve erkeği eşit kabul etti.
• Boşanma hakkı, her iki tarafa da eşit olarak tanındı.
• Velilik sınıfında, anne-baba arasında eşitlik sağlandı.
• Mahkeme önünde, kadın ve erkeğin şahitliği eşit kabul edildi.

1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun ile Türk kadınının insani hakları, yasalar önünde güvence altına alınmasına rağmen, Türk kadını siyasi haklarını elde etmek için 1930’lu yılları beklemek zorunda kalmıştır.

Cumhuriyet ideolojisinin belki de en önemli reformlarından birisi kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmiş olmasıdır. Amaç kadını yalnızca, toplum yapısı içinde erkeklerle eşit duruma getirmek değil, aynı zamanda, kadına ülke siyasetinde etkin rol oynama gibi bir imkan yaratmaktır. Bu Türkiye’nin çağdaşlaşma hareketi içinde en önemli adım olmuştur.

Atatürk’ün kadın devrimi için bütün toplumu hazırlama ve yapacağı bu önemli yeniliklere toplumsal taban oluşturma çalışmalarının ardından, 3 Nisan 1930 tarihinde Başbakan İsmet İnönü ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından TBMM’ye “Belediye Kanunu” tasarısı sunulmuş ve bu yasanın 23. maddesi ile “18 yaşını bitirmiş kadınlara yerel seçimler için seçme hakkı”, 24. maddesiyle de “25 yaşını bitirmiş kadınlara seçilebilme” hakkı tanınmıştır. Türk kadınları, belediye seçimleri için kazandıkları bu hakları, ilk kez 1933’te kullanmışlar ve İstanbul ile diğer kentlerde belediye ve diğer yaşlılar meclisine seçilmişlerdir.

Kadınlara 1930 yılında Türk kadınlarına belediye seçimlerinde de olsa seçme ve seçilme verilmiş olması, doğulu ve İslami gelenekten gelen bir toplum için demokratikleşme yolunda büyük bir adımdır.

Kadınların siyasi haklarıyla ilgili ikinci adım ise 26 Ekim 1933’te atılmıştır. Bu kez 1924’te yürürlüğe giren “Köy Yasası”nın 20. ve 25. maddeleri değiştirilerek, kadınlara “Köy İhtiyar Heyeti” ve “Muhtar” seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.

5 Aralık 1934 tarihinde meclise sunulan ve kadınlara da milletvekili seçme ve seçilme hakkını veren 2598 sayılı Kanun Tasarısı’nın kabulü Türk kadınına siyasi hakların tanınmasında en son aşama olmuştur. 317 milletvekilinden 258’inin oylamaya katıldığı meclis oturumunda kabul oyu verenlerin sayısı 258 olarak tespit edilmiştir. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun, “18 yaşını bitiren her erkek Türk Mebusan intihabına iştirak etmek hakkına sahiptir.” diyen 10. maddesi ile “Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk Mebus intihap edilme salahiyetine sahiptir.” diye şart koşan 11. maddesi, “Yirmi iki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk Mebus seçmek hakkına haizdir.” ve “Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk Mebus seçilebilir.” maddeleri ile değiştirilmiştir. Böylece kadınlar da milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip olmuşlar ve siyasi alanda kadın-erkek eşitliği sağlanmıştır.

Türkiye 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdiği zaman birçok batılı ülkenin önüne geçmiştir. O tarihte ne Fransa, ne İtalya, ne İsviçre gibi ülkelerde kadınlara bu haklar verilmiştir. Birçok batılı ülkenin kadını bu hakları elde etmek için II. Dünya Savaşı’nın sonunu beklemek zorunda kalmıştır. 1944’te Fransa, 1945’te İtalya, 1948’te Belçika ve İsrail; 1952’de Yunanistan, 1971’de İsviçre kadınlara siyasal haklar vermişlerdir.

Türk toplumu içinde kadının son on yıllık evrimi gözden geçirildiğinde, kadının toplumsal konumunun ulaştığı ileri düzey görülür. Atatürk’ün toplumu muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkarma isteği sonucunda yaptığı yenilikler, Türk kadınını da etkilemiş ve Türk kadını batıdaki hemcinslerinin önüne geçmiştir. Bilindiği gibi, İstiklal Mücadelesi yapan ülkeler nasıl Atatürk’ü bir komutan, bir siyasi lider olarak benimsemişlerse, kadın hakları için uğraş verenler de O’nu bir reformist olarak kabul etmek durumundadırlar. Çünkü hiçbir ülkede, hiçbir lider, kadın hakları için böylesine savaşmamıştır. Atatürk, kadın hakları konusunda verdiği mücadeleler sonucunda, uygar oldukları ileri sürülen birçok batılı devlete, çağdaş olma dersi vermiş ve onlara yol göstermiştir.

Kaynak: Sibel DUROĞLU (2007), "Türkiye'de İlk Kadın Milletvekilleri" , Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yüksek Lisans Tezi)
 
Üst