MURATS44

topragizbiz.com
1931 yılında Selanik'te Yunanlar tarafından Yahudilere karşı yapılan pogrom
Pogrom; dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan şiddet hareketleridir. Bu şiddet hareketleri genellikle evleri, iş yerlerini veya ibadet yerlerini tahrip etmek, insanları dövmek, yaralamak, tecavüz etmek veya öldürmekten oluşur. Bu deyim ilk olarak tarihin çeşitli dönemlerinde Yahudilere karşı yapılan şiddet hareketlerini tanımlamak için kullanılmış, sonra da anlamı diğer gruplara karşı yapılan benzer şiddet olaylarını kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

Pogrom kelimesinin aslı Rusçadır (погром), fakat Rusçadaki anlamı daha geneldir. Rusçada her türlü toplu şiddet olaylarına pogrom denir. Kelime büyük ihtimalle bir Yahudi dili olan Yidiş yoluyla Batı dillerine ve Türkçeye girmiştir.

Pogrom dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılmış olan şiddet hareketleridir. Bu şiddet hareketleri genellikle evleri, işyerlerini veya ibadet yerlerini tahrip etmek, insanları dövmek, yaralamak, tecavüz etmek veya öldürmekten oluşur. Bu deyim ilk olarak tarihin çeşitli dönemlerinde Yahudilere karşı yapılmış olan şiddet hareketlerini tanımlamak için kullanılmış, sonra da anlamı diğer gruplara karşı yapılmış olan benzer şiddet olaylarını kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

Pogrom kelimesinin aslı Rusçadır (погром), fakat Rusçadaki anlamı daha geneldir. Rusçada her türlü toplu şiddet olaylarına pogrom denir. Kelime büyük ihtimalle bir Yahud dili olan Yidiş yoluyla batı dillerine ve Türkçeye girmiştir.

M.Ö. 167 yılında Yahudilerle Yunanlar arasındaki Makabi ayaklanması tarihte kayda geçmiş ilk pogromlardan biridir. Haçlı Seferleri sırasında Avrupa'da yaşayan Yahudilere karşı birçok pogramlar yapılmıştır: 1096 yılında Fransa ve Almanya'da, 1189–1190 yıllarında İngiltere'deki (Londra ve York) pogromlar buna örnektir. 1543 yılında Protestan reformcu Martin Luther Von den Jüden und iren Lügen (Yahudiler ve Yalanları) adlı bir kitap yazmış, kitleleri Yahudilere karşı şiddete teşvik etmiştir. 19. ve 20. yüzyılda Rusya'da Yahudilere karşı birçok pogromlar yapılmış, o yüzden 1880 ve 1914 yılları arasında 2 milyon civarında Yahudi Rusya İmparatorluğu'ndan kaçmak zorunda kalmıştır. 1931 yılında Selanik'teki Yahudilere karşı Yunanlar tarafından bir pogrom yapılmıştır. 1938 yılında Almanya'daki Yahudi Soykırımı'nın başlangıcı sayılan Kristal Gece olayı pogromlara bir örnektir. İstanbul'da Yunanlara karşı yapılmış olan 6-7 Eylül Olayları da pogrom tanımına uymaktadır.

İçindekiler

Tarihçe​

MÖ 167 yılında Yahudilerle Yunanlar arasındaki Makabi Ayaklanması tarihte kayda geçmiş ilk pogromlardan biridir. Haçlı Seferleri sırasında Avrupa'da yaşayan Yahudilere karşı birçok pogrom yapılmıştır: 1096 yılında Fransa ve Almanya'da, 1189–1190 yıllarında İngiltere'deki (Londra ve York) pogromlar buna örnektir. 1543 yılında Protestan reformcu Martin Luther Von den Jüden und iren Lügen (Yahudiler ve Yalanları) adlı bir kitap yazmış, kitleleri Yahudilere karşı şiddete teşvik etmiştir. 19. ve 20. yüzyılda Rusya'da Yahudilere karşı birçok pogrom yapılmış, o yüzden 1880 ve 1914 yılları arasında 2 milyon civarında Yahudi, Rusya İmparatorluğu'ndan kaçmak zorunda kalmıştır. 1931 yılında Selanik'teki Yahudilere karşı Yunanlar tarafından bir pogrom yapılmıştır. 1938 yılında Almanya'daki Yahudi Soykırımı'nın başlangıcı sayılan Kristal Gece olayı pogromlara bir örnektir. İstanbul'da Yunanlara karşı yapılan 6-7 Eylül Olayları da pogrom tanımına uymaktadır.

Tarihteki bazı pogromlar​

- Trakya Pogromu
- Kristal Gece
- İstanbul Pogromu
- Bakü Katliamı
- Kirovabad Pogromu
- Sumgayıt Pogromu

pogrom_237c43e06c9e1ca6.jpg


1934 Trakya Olayları​

1934 Trakya Olayları veya Furtuna, 21 Haziran ile 4 Temmuz 1934 tarihleri arasında Türkiye'nin Trakya Bölgesi'nde Yahudilere karşı gerçekleştirilen şiddet eylemleri. Olaylar sonrasında çok sayıda Yahudi başka ülkelere göç etti.


1934'te Nihal Atsız'ın Orhun dergisinde, Cevat Rıfat Atilhan'ın ise Milli İnkılap dergisinde Yahudilere karşı ırkçı yazılar yazmaları sonucunda halk etki altında kalarak Yahudi azınlığa karşı şiddet olaylarına girişti. Tekirdağ, Edirne, Kırklareli ve Çanakkale gibi illerde Yahudilere ait dükkân ve evler yağmalandı ve kadınlara tecavüz edildi. Bir jandarma onbaşı, Yahudileri himaye ederken yağmacı grup tarafından öldürüldü. Yaklaşık 15 bin Trakya Yahudisi bulundukları şehirleri terk etti

Tarihçe​

İki dünya savaşı arasında dünyada demokrasi gerilemiş, 1920’lerde 35 anayasal ve seçilmiş hükûmet varken bu sayı 1938’de 17’ye kadar düşmüştür. Özellikle Avrupa'daki bu gidişattan Türkiye de etkilenmiştir. 19 Şubat 1934 tarihli bir kararname ile Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale mıntıkalarını içine alan Trakya Umumi Müfettişliği adıyla ikinci bir müfettişlik kurulmuş, başına da 1925 yılında yaşanan Şeyh Said İsyanı’ndan sonra 1927’de Doğu Anadolu’da Birinci Umumi Müfettişliği görevini beş yıl süreyle yürüten İbrahim Tali Öngören getirilmişti.

Antisemitizm ile birlikte faşizm dalgası yayıldı ve Türkiye'de de taraftar topladı. Bunun en somut örneklerinden bir tanesi 1934 Trakya Olayları'dır.

Türkiye'de CHP dönemine denk gelen bu süreçte büyük gazeteler nazizme karşı çıkmalarına rağmen kimi kişiler nazizme sempatiyle baktılar. Türkiye'deki Nazi sempatizanlarının en önemlilerinden biri Der Stürmer gazetesine Djev imzasıyla yazılarını vermiş olan Cevat Rıfat Atilhan'dı. Turancı olan Atilhan I. Dünya Savaşı'nda Sina cephesinde yüzlerce Yahudi casusu yakalayıp onlarcasını kendi elleriyle astığını iddia etmiştir. Anadolu dergisini çıkarıp antisemitizmi yaymaya çalıştı. Atilhan, birkaç aylığına misafiri olduğu Nazi Julius Streicher'den güç kullanma ve yıldırma teknikleri öğrendi. Naziler onu "Herr Major" diye çağırıyorlardı.

İstanbul'da Millî İnkılâp dergisini çıkarmaya başladı. Bu dergi ile Türk tarihinde ilk defa bir yayın kuruluşu Yahudi karşıtı olduğunu kabul ediyor ve Yahudilerden reklâm almayacağını açıklıyordu. Milli İnkılâp dergisinin birçok sayfası Türkiye Yahudilerine ayrılmıştı.

Haber gazetesinden Vala Nurettin ve Vakit gazetesinden Mehmet Asım Milli İnkılâp'ı ve antisemitizmi yazılarında protesto edip, Yahudilerin Türk kültürüyle bütünleştirilmelerini ve hizmetlerinden istifade edilmesi gerektiğini savundular.

Öte yandan Nihal Atsız Orhun dergisinde Yahudilere karşı bir ihtar yazısı yazdı:

Yahudi denilen mahlûku dünyada Yahudiden ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez. Çünkü insanlık daima kuvvete, kahramanlığa ve iyiliğe tapındığı halde Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur. Dilimizdeki "Yahudi gibi", "çıfıtlık etme", "çıfıt çarşısı", "havraya benzemek", "Yahudiden yumurta alan içinde sarısını bulamaz" gibi sözler bu alçak millete ırkımızın verdiği değeri gösterir. Almanyadan kovulan Yahudileri kabul etmek misafirperverliğinde bulunan Fransa'da bile Yahudiler hakkındaki en basit iltifatın "pis Yahudi" terkibi olduğunu o memlekete gitmiş olan arkadaşlarımız söylüyor.

...İkide bir Yahudileri Türkleştirme cemiyetleri kurarak bizi kandırmaya çalışacaklarına namuslu Türk tebaası olarak kalsınlar yetişir.

Çünkü biz onların Türkleşeceklerini asla ummadığımız gibi bunu istemeyiz de. Çamur ne kadar fırına verilse demir olmuyacağı gibi Yahudi de ne kadar yırtınsa Türk olamaz. Türklük bir imtiyazdır; her kula, bilhassa Yahudi gibi kullara nasip olmaz.

Onlara yapılacak ihtar şudur: Hadlerini bilsinler. Sonra biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri giderek onları korkuturuz. Mâlûm ya ataların sözüne göre Yahudiyi öldürmektense korkutmak yektir.


Ama bu yazının olayların üzerinde ne kadar etkili olduğu tartışmalıdır.

Bu tür Yahudi karşıtı yazıların önüne geçebilmek için Yahudi heyeti 23 Mayıs 1934'te Başbakana yardım isteme amaçlı bir dilekçe sundu. Dilekçe iki gün sonra Başbakan Müşaviri'nin eline geçti, sonra İçişleri Bakanlığı'na havale edildi, sırasıyla Emniyet Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı ve en son Matbuat Müdürlüğü'ne ulaştı; kısacası bürokrasiye takılıp kaldı.

14 Haziran tarihinde 2510 Sayılı İskân Kanunu mecliste kabul edildi. Kanun "Tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket" yaratmak amacıyla ülkeyi "Türk kültürlü nüfusun yoğunlaşması istenen mıntıkalar", "Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan mıntıkalar", "Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri ile boşaltılması istenilen, iskân ve ikamete yasak mıntıkalar"a ayırmıştır. Kanunun 9. maddesi ise İçişleri Bakanlığı'na "casuslukları sezilenleri sınır boylarından uzaklaştırmak" yetkisi vermişti. Yahudi cemaatinin önde gelen üyelerine ölüm tehditleri içeren mektuplar gelmeye ve halkı Yahudi tüccarları boykot etmeye davet eden bildiriler dağıtıldı. Daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu için hazırlanmış bu yasa Yahudiler aleyhine kullanıldı. İsmet Paşa'nın adının arkasına sığınarak yapılan propagandada "Hükümet ve İsmet Paşa bütün Trakya Yahudilerinin İstanbul'a sürgünlerini istiyorlar" dendi.

İlk olaylar 21 Haziran 1934'te Çanakkale’de başladı. Çanakkale'de Yahudiler'e yapılan ekonomik boykotun dozu kaçınca fiziki saldırılara dönüştü. Yağma, dayak, ırza geçme, imzasız tehdit mektupları gönderme olayları oldu. Kırklareli'nin valisi bu sırada tatildeydi ve Çanakkale'de olanların aynısı bu şehirde de oldu. Kırklareli'den kaçan Yahudiler'in bir kısmı Edirne'ye varınca olayın ciddiyetini anlayan Edirneli Yahudiler de mallarını mülklerini bırakıp İstanbul'a kaçtılar. Edirne, Tekirdağ, Kırklareli,Çanakkale, Uzunköprü, Silivri, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu ve Lapseki'de olayların aynı gün içinde başlaması bu işin birkaç çapulcunun işi olmadığı anlamına geliyordu.

Sonuçları​

Bu olaylardan sonra Trakya'daki Yahudi nüfusu azaldı, çoğunluğu İstanbul'a ve bir kısmı da yurtdışına kaçtı. Kesin rakam belli olmamakla birlikte Trakya’dan ayrılan Yahudilerin sayısının 13.000 ile 15.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Varlık Vergisi ve Yirmi Kur’a İhtiyatları (Müslüman olmayan azınlıkların II. Dünya Savaşı’nda askere alınması ile ilgili bir uygulama) meselesi gibi diğer olaylar, Yahudi azınlığın hayatını daha da zorlaştırmıştı. Özellikle İsrail devletinin resmen kurulmasından sonra Türkiye’deki Yahudilerin nüfusunda ciddi düşüşler olmuştur.

Kristal Gece​

Kristal Gece (Almanca: Kristallnacht), 1938'de 9 Kasım'ı 10 Kasım'a bağlayan gece, Nasyonal Sosyalist Parti idâresi tarafından düzenlenen ve Yahudiler'e âit ev, iş yeri ve sinagoglara yapılmış kanlı ve ölümcül saldırıların gerçekleştiği gecenin adıdır.

O gece gerçekleşen yağma eylemleri sırasında ev, işyeri ve ibâdethanelerin tuz buz olmuş camları her yere saçılmış ve o meşûm gece ve o gecede yaşanan olaylar, halk arasında "kristal gece" şeklinde hatırlanır olmuştur. Olayların "resmî" asıl ismi, Almanca "Novemberpogrom", yâni "Kasım Kıyımı"dır.

"Kasım Kıyımı" adı verilen süreçte, 7 ile 13 Kasım 1938 arasında toplam 400 kişi öldürüldü. 1400 sinagog, Yahudîlere âit çok sayıda dinî veya sivil toplantı mekânı, binlerce işyeri, dükkân, ev ile birlikte Yahudî mezarlıkları talan ve yağma edildi. 10 Kasım'dan sonra 30.000 Yahudî, toplama kamplarında gözaltına alındı, yüzlercesi bu kamplarda ya da kamplarda gördükleri muamelenin etkileri sonucu öldü.

"Kasım Kıyımı", 1933'te başlayan Yahudî düşmanlığının düzenli bir takibe dönüşmesinin başlangıcı olarak kabul edilir. Olaylar, 3 yıl sonrasında da Yahudî Soykırımı'na dönüştü. Bu süreçte "Kasım Kıyımı", Yahudî Soykırımı'nı hazırlayan temel olaylar arasında kabul edilir.

Olayların perde arkası​

Bu saldırıların gerekçesi Paris'te meydana gelen bir suikasttı. 1938'de Almanya ülkede yaşayan 17 bin Polonyalı Yahudiyi sınırdışı etti. Polonya tarafından da ülkeye kabul edilmeyen bu kişiler iki ülke arasında sıkışıp kaldı, çoğu soğuk, açlık ve hastalıktan yaşamını yitirdi. Bu kaderi paylaşanların arasında kendi ailesinin de bulunduğunu öğrenen 17 yaşındaki Herschel Grynszpan, Paris'teki Alman Büyükelçiliği'ni basarak karşısına ilk çıkan kişi Konsolos yardımcısı Ernst vom Rath'ı vurdu. Hitler'in sağkolu Goebbels, bunun planlanarak düzenlenmiş bir Yahudi komplosu olduğunu öne sürerek Alman ırkının öcünü alması gerektiğini konuşmalarında halka empoze etti. Yahudilere karşı arada sırada yapılan saldırıları öven Goebbels, partisinin bu tür saldırı girişimlerinin olmayacağını, ancak bu tür olayların olması halinde asla müdahale edilmeyeceğini basın yoluyla duyurdu. Sivil ajanların da halkı kışkırtmasıyla Kasım'ın 9'unu 10'una bağlayan gece kanlı saldırılara göz yumuldu. Polis ve itfaiye olaylara kasıtlı olarak müdahale etmedi. Olaylar yer yer 13 Kasım'a kadar sürmüştür.

Olaylar pek çok ülkede tepkiyle karşılandı. ABD, 14 Kasım günü büyükelçisini Berlin'den geri çekti.

6-7 Eylül Olayları(İstanbul Pogromu)​

6-7 Eylül Olayları veya İstanbul Pogromu (Yunanca: Σεπτεμβριανά Septemvriana, "Eylül Olayları"), İstanbul'da yaşayan Rum azınlığa karşı 6-7 Eylül 1955'te gerçekleşen organize toplu saldırı. Gladio'nun Türk kolu olan Seferberlik Tetkik Kurulu'nun yanı sıra Kontrgerilla ve günümüz Millî İstihbarat Teşkilatı'nın selefi olan Millî Emniyet Hizmeti tarafından planlanarak desteklendi. Olaylar, önceki gün Türk basınında çıkan ve Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik, Yunanistan'daki doğduğu evin bombalandığını iddia eden yalan haberlerle tetiklendi. Sonradan yakalanan bir Türk konsolosluk yetkilisi, bombayı olayları kışkırtmak için kurguladıklarını itiraf etti ancak Türk basını bunu görmezden gelerek bombanın Yunanlar tarafından atıldığını iddia etti.

Olaylar​

1955'ten itibaren Demokrat Parti hükûmeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmış ve özellikle yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmiştir; şüpheli metotlarla muhalefeti susturma çabaları ise basının, aydınların ve öğrencilerin de Demokrat Parti'den soğumasına yol açmıştır. Örneğin Alman Dışişleri'nin bir raporuna göre daha olaylardan 15 gün evvel, muhalefeti kontrol amacıyla 7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmesine karar verilmiştir. 1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası'na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir. Menderes hükûmetinin azınlıklara karşı baştaki liberal politikası, gittikçe zorlaşan ekonomik koşullarla değişir ve ilişkiler gerginleşir.

Kıbrıs Türklerine yapılan baskılar, 1955 yılında Türkiye kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. O dönem Türkiye'de en çok satan gazete olan Hürriyet'in başlığında İstanbul'daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak Kıbrıs Rumlarının ENOSİS çetelerine gönderdiğini yazıyordu. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı. (Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba attığı iddia edilen Selanik Üniversitesi Siyasal Bilgileri öğrencisi Oktay Engin daha sonra gıyabında mahkûm edilmiştir. Oktay Engin, 22 Şubat 1992 - 18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir Valiliği'ne getirilmiştir.)

Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20.000 civarında olduğu halde 6 Eylül'de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı.

Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz diye yazmıştır.

Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı, bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.

İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli'deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı. Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu'na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.

İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler.

Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.

İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa Garı'na geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi.)

Hasarlar​

Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre altmış olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir.

4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.

Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demokrat Parti hükûmeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk lirası civarında tazminat ödemiştir.

Zamanın gazetelerine göre "asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır". Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs'la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59'u Rumlara aitken, kalan yüzde 17'sinin Ermenilere, yüzde 12'sinin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.

Sonrası​

Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi.

10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşan ve o günlerde ilan edilen sıkıyönetim savcıları tarafından yapılan ilk soruşturma ve yargılamalar, daha sonra DP iktidarının bastırması sonucunda komünistler suçlanmıştır. Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açıldı. Dava beraatle sonuçlandı ve tutukluların çoğu Aralık 1955'te serbest bırakıldı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı. 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. 27 Mayıs darbesinden sonra cunta tarafından organize edilen Yassıada Yargılamalarında olayların DP hükûmetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve cunta mahkemesi Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırıldı.

Dr. Dilek Güven'e göre:

Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama "Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz" deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, "Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi" denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada'ydı. Menderes ve hükûmet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükûmet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı'nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.


Olayların ardından, Türkiye'de yaşayan binlerce Rum Türkiye'den göç etmiştir. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. Birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus'a yerleşmişlerdir. Zamanla kalan Rumların da büyük çoğunluğu İstanbul'u terketmiştir. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000'e düşen İstanbul'daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düşmüştür. Ülkedeki toplumsal olarak çeşitli etnik yapıyı belirtmek için yaygın olarak yapılan "mozaik " benzetmesine atıfta bulunarak, 6-7 Eylül Olayları için Namık Gedik tarafından "mozaik çatladı" açıklaması yapılmıştır.

6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuştu. Hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesiyle ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükûmetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 Lirayı vermeye hükûmet yanaşmadı.

6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.

"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. (Bu sözleri Sabri Yirmibeşoğlu 21.09.2010 da bir televizyon kanalındaki röportajında yalanlamıştır)"


Bakü Katliamı​

Bakü Katliamı veya Bakü Pogromu, Ocak 1990'da Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti Bakü'de Azeriler tarafından işlenen ve esasen Ermeni sakinleri hedef alan pogrom.

13 Ocak 1990'da, Bakü'de yaşayan Ermenilere karşı yedi gün boyunca şiddet içeren saldırılar gerçekleşmiş ve bazı raporlara göre 48 kişi başka raporlara göre ise 66 kişi yaşanan olaylarda ölmüştür.

Ölümlerin çoğu, dayak ve bıçak yaralarından kaynaklanmıştı ve kurşun yarası yoktu. Apartman dairelerinde çok sayıda baskın ve soygun yapılmıştı. İnsan Hakları İzleme Örgütü muhabiri Robert Kushen'e göre, "Eylemler tamamen kendiliğinden olmamıştır. Saldırganların ellerinde Ermenilerin adı ve adres listeleri vardı."

Yayınlar​

- «Pogrom» / Washington Post, Washington, D.C. (Jan 21, 1990)
- Yurchenko, Boris, "A crowd of Armenians and Russians who fled violence in the Azerbaijani capital of Baku register Thursday for relief at an emergency center in Moscow, " Free Press, Detroit (Jan 26,1990)
- Whitney, Craig R., "When empires fall, not everyone ends up with a state of his own, " New York Times National (Apr 14, 1991)
- А. Головков Проникающее ранение / Журнал «ОГОНЕК», 6, 1990
- Human Rights Watch. “Playing the "Communal Card": Communal Violence and Human Rights”
- Conflict in the Soviet Union: Black January in Azerbaidzhan, by Robert Kushen, 1991, Human Rights Watch, ISBN 1-56432-027-8
- JTA, "Jews among Azerbaijani casualties, " Washington Jewish Week, Washington, D.C. (Jan 18, 1990)
- Feldmenn, Linda, "Soviet Rein in Azeri Nationalists, " Christian Science Monitor (Jan 29, 1990)

Kirovabad Pogromu​

Kirovabad Pogromu, Kasım 1988'de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin Kirovabad (bugünkü Gence) kentinde Azeriler tarafından işlenen ve Ermeni sakinlerini hedef alan pogrom.

Kimliği belirlenemeyen Ermeni basın editörü, Sovyet Ordusu kumandanının 100.000 Ermeninin kenti terketmesi için Moskova'daki İçişleri Bakanlığından izin istemiştir. Pogrom sırasında Ermenileri korumayı amaçlayan Sovyet Ordusu'nun girişimi boşuna gitmiştir. 1988 güzün çatışma şiddetlenmiş ve Kirovabad ve kırsal çevresindeki Ermeniler kendi evlerinden sürünüp Ermenistan'da sığınaklarını aramak zorunda kalmışlardır.

Sumgayıt Pogromu​

Sumgayıt Katliamı veya Sumgayıt Olayları , Şubat 1988'de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin Sumgayıt kentinde kamp kurmaya izin vermeyen insanlara karşı Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı askerler tarafından Ermeni ve Azerbaycanlı sakinleri hedef alan katliam.

Olaylar​

SSCB Genel Savcılığı (Генеральный прокурор СССР) tarafından açıklanan resmî ölüm bilançosuna göre, 26 Ermeni ve 6 Azeri olmak üzere toplam 32 kişi ölmüştür.

İddialar​

Ziya Bünyadov, olayların Ermeni milliyetçiler tarafından bilerek organize edildiğini, Azerbaycan halkını dünya kamuoyu önünde haksız duruma düşürmek amacıyla tasarlandığını iddia etmiştir. Ayrıca olaylar başladığı zaman dünya haber ajanslarına görüntülerin çok hızlı şekilde aktarılmasını da her şeyin Ermeniler tarafından önceden planlanmasına bağlamaktadır. Bu iddianın temel dayanağı ise pogromu yapanlar arasında Edvard Grigoryan adında bir Ermeninin de bulunmasıdır.

Azeri avukat ve eski savcı Aslan İsmayılov 2010 yılında verdiği röportajda "Sumgayıt olaylarında Ermenilerin Ermenileri katlettiği kanıtlanmıştır" demiştir.
 
Üst