Avrupa'nın Afrika'daki Soykırım Dosyası

MURATS44

topragizbiz.com
Avrupa'nın Afrika'daki Soykırım Dosyası

Avrupalı devletler arasında sömürgecilikte başı çeken Fransa, İngiltere, Portekiz, Belçika, Almanya gibi ülkeler, yüzyıllar boyunca Asya'dan Afrika'ya kadar bütün kıtaları ele geçirdi. Bununla yetinmediler, insanlık dışı ve pek çok kanlı süreçleri de beraberlerinde getirdiler. İşte, sömürge düzeninin devamı niteliğinde olan CFA frangı da denilen sömürge frangının Afrika ülkelerinde tedavülden kalkmaya başlandığı bugünlerde Afrika'yı kana bulayan Avrupa'nın soykırım dosyalarından bazıları...



1- ALMANYA : Almanların katlettiği Afrikalı sayısı: 92.000

Alman Sömürge İmparatorluğu sadece Afrika'da Burundi, Çad, Gabon, Gana, Kamerun, Kongo Cumhuriyeti, Namibya, Orta Afrika Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine, Ruanda, Tanzanya, Togo gibi ülkeleri sömürürken birçok katliam yapmaktan da geri kalmadı. Bu katliamların en vahşisi Namibya'da olanlardı. 1884 ila 1915 yıllarında sömürgeleştirilen Namibya'da yerli halkın topraklarına Almanlar tarafından el konuldu. Almanya'nın amacı buradaki elmas kaynaklarını ele geçirmekti ve öyle de oldu. Direniş gösteren birçok kabile yok edildi. "Konsantrasyon Kampları" adı ile oluşturulan kamplara direnişçiler götürülüyor, Köpekbalığı Adası'ndaki bu kamplarda ölüme terkediliyor ya da bilimsel deneyler için kullanılıyorlardı. Alman "yerleşim komiseri" Paul Rohrbach'ın; "Kötü, kültürel açıdan beceriksiz ve vahşi yerli kabileye karşı barışçıl beyaz yerleşimi güvence altına almak için asıl ortadan kaldırılması gerekenin kim olduğu belli" sözü aslında olayın boyutunu anlatıyor. Almanya'nın katlettiği Afrikalı sayısının 92 bin olduğu biliniyor.

Almanya Federal Meclisinin Ermeni iddialarına ilişkin kararı, tarihte Almanların işlediği soykırım ve katliamları akla getirdi. 2. Dünya Savaşı sırasında milyonlarca Yahudi'nin yanı sıra çingeneleri, Rusları ve Polonyalıları toplama kamplarında öldüren Almanya, 1904-1907 yıllarında Afrika'nın günümüzde Namibya olan güneybatı bölgesinde yerel halka karşı da katliam yaptı.

İşte 2. Dünya Savaşı sırasında milyonlarca Yahudi'nin yanı sıra çingeneleri, Rusları ve Polonyalıları toplama kamplarında öldüren Almanya'nın soykırım ve katliam tarihi...

AFRİKA'NIN SÖMÜRGELEŞTİRİLMESİ

Avrupalı ülkeler, 19. yüzyılın sonlarına doğru yer altı zenginliklerine göz koydukları Afrika kıtasını sömürgeleştirmeye başladı. İngiltere, Fransa, Portekiz, İspanya, İtalya ve Belçika'nın paylaştıkları Afrika'ya geç kalan Almanya, günümüzde Kamerun, Togo ve Namibya olan bölgeleri 1880'lerde sömürgeleştirdi. İklim ve coğrafi özellikleri nedeniyle, 17. yüzyıla kadar yerleşimin olmadığı Namibya'nın ilk halkları Herero, Nama, Orlam ve Ovambo kabileleriydi. Bölge, 1884'ün sonlarına doğru Almanya İmparatorluğu himayesine girdi ve Alman Güneybatı Afrikası olarak sömürgeleştirildi. İlk Alman toplulukları, 1885'te bölgeye geldi ve yerel halklardan Hererolar ile diğer kabilelere karşı anlaşma yaptı. Daha sonra Hereroların anlaşmayı iptal etmesi üzerine Almanya, bölgeye küçük bir askeri birlik gönderdi. Yerel halkın sayıca üstün olması Almanya'yı kabile liderleriyle yeniden anlaşma yapmaya zorladı. Yerel halk, geçimini hayvancılıktan sağlıyordu. Hayvanlarının veba yüzünden ölmesi yerlileri, Almanların yanında çalışmak zorunda bıraktı. Yerlilere borç karşılığı Avrupa'dan getirilen malların satılması, borcunu ödemeyenlerin topraklarına el konulması, halkın köleleştirilmesi isyana yol açtı.

20. YÜZYILIN İLK SOYKIRIMI

Almanlara karşı ilk isyan eden, Nama kabilesi oldu. 1903'te ayaklanan Namalar, yaklaşık 60 Almanı öldürdü. 12 Ocak 1904'te de Samuel Maharero idaresindeki Hererolar, Alman sömürgesine karşı isyan etti. Almanya'nın bölgeye gönderdiği General Lothar von Trotha, 11-12 Ağustos 1904'teki Waterberg Savaşı'nda isyanı bastırdı ve binlerce Herero ile Namayı çöle sürdü. Çöle gönderilenler, açlık ve susuzluktan yaşamını yitirdi. General Trotha, sömürge sınırları içinde görülen yerlilerin vurularak öldürülmesi emrini verdi. O dönem bölgede bulunan ve Almanlara kılavuzluk eden Jan Cloete, gördüklerini yazdığı mektupta şöyle anlattı: "Hererolar Waterberg'teki savaşta mağlup edildiğinde ben de oradaydım. Savaşın ardından Almanların eline geçen erkekler, kadınlar ve çocuklar acımasızca öldürüldü. Daha sonra Almanlar, kaçanların peşine düştü. Yakaladıklarını vurarak ya da süngüyle öldürdüler. Heroro erkeklerinin büyük bir kısmı silahsız olduğu için Almanlara karşı koyamadılar."

Almanlardan kaçan Hereroların bazıları, İngiliz sömürgesi Bechuanaland bölgesine ulaşabilmek için Omaheke Çölü'ne gitti. Bunlardan sadece bin kadarı, Bechuanaland'a ulaşabildi. General Trotha, kaçan Hereroların geri dönmesini engellemek için sınırlara çok sayıda asker yerleştirdi. Devriye gezen askerler, yerlilerin su bulmak için kazdığı çukurlarda çok sayıda iskelet buldu. Vali Theodor Leutwein, Şansölye Bernhard von Bülow'a yazdığı mektupta General Trotha'nın eylemlerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirerek şikayet etti. Ordu üzerinde herhangi bir otoritesi bulunmayan Şansölye von Bülow da İmparator II. Wilhelm'e Trotha'nın eylemlerinin "Hristiyanlığa ve insanlığa aykırı olduğunu, Almanya'nın uluslararası saygınlığına zarar verdiğini" yazdı.

KATLİAMDAN KURTULANLAR KAMPLARA GÖNDERİLDİ

Katliamdan kurtulmayı başaran ve çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan yerliler, toplama kamplarına gönderildi. Alman yerleşimcilerin köleleri olarak son derece ağır koşullar altında çalışmaya zorlanan yerlilerin büyük bir kısmı, hastalık ve kötü beslenme nedeniyle yaşamını yitirdi. Tarihçiler, kamplardakilere yiyecek olarak pişmemiş pirinç ve ölü hayvanların etlerinin dağıtıldığını, Alman idaresinin 1908'de yeniden kurulmasına dek yaklaşık 100 yerlinin öldüğünü ileri sürdü. Erkeklerini katliamda yitiren ve savunmasız kalan Herero ve Nama kadınları, Almanların tecavüzüne uğradı. Bu kadınların dünyaya getirdiği çocuklar da kamplarda kaderlerine terk edildi. "Köpekbalığı Adası", bu kamplar arasında en korkuncu olarak ün saldı. Kayalık adada kaderine terk edilen yerliler, açlık ve susuzluğun yanı sıra bölgede etkili olan şiddetli rüzgarlara da maruz kalıyordu.

HAYATINI KAYBEDENLERİN CESETLERİ BİLİMSEL DENEYLERDE KULLANILDI

Kamplarda hayatını kaybedenlerin cesetleri, bilimsel deneyler için kullanıldı. Alman zoolog Leopard Schultze, deneylerde kullanılmak üzere yerlilerin cesetlerinden parça almasına izin verildiğini yazdı. Deneylerde kullanılmak üzere Almanya'ya gönderilen 300 kafatasından bazıları, iki ülke arasında varılan anlaşma sonucu 2011'de defnedilmek üzere Namibya'ya yollandı. Birleşmiş Milletler'in (BM) 1985'te yayımladığı Whitaker Raporu'nda Heroro nüfusunun yüzde 80'i ve Nama nüfusunun da yüzde 50'si 1904-1907 yılları arasında yaşanan sürgünler ve toplama kamplarında yaşamını yitirdi. Raporda Almanların Herero ve Namalara karşı işlediği katliam, 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak nitelendi. Bölge, 1. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın mağlup olmasının olmasının ardından, 1918'de imzalanan anlaşmayla Güney Afrika'nın egemenliği altına girdi. Namibya, ancak 1990'da bağımsızlığına kavuştu.

100 YIL SONRA GELEN ÖZÜR

Dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Roman Herzog, 1998'te Namibya'yı ziyaret etti ve Herero lideriyle bir araya geldi. Kabile lideri Munjuku Nguvauva, Almanya'nın resmen özür dilemesi ve tazminat ödemesi gerektiğini vurguladı. Herzog, olaylardan duyduğu üzüntüyü dile getirdi ve tazminat ödenmesini öngören uluslararası yasanın 1907'de var olmadığını savundu. Herero kabilesi, 2001'de ABD'de açtığı davada Alman hükümetinden ve sömürge döneminde Alman şirketlerine finanse eden Deutsche Bank'tan tazminat talebinde bulundu. Yerel halkın katliamının 100. yıl dönümünde, 16 Ağustos 2004'te Almanya Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Bakanı Heidemarie Wieczorek-Zeul, resmen özür diledi ve "Biz Almanlar, dönemin Almanya'sının işlediği suçların tarihi ve ahlaki sorumluluğunu kabul ediyoruz." açıklamasını yaptı. Almanya, hiçbir zaman tazminat ödemedi, sadece Namibya'ya yılda yaklaşık 14 milyon dolar ekonomik yardım yapma sözü verdi.

EDEBİYATTA VE SİNEMADA HERERO KATLİAMI

Almanların, yerli halka karşı işlediği suçlar, romanlara ve filmlere de konu oldu. Mari Serebrov, "Mama Namibia" adlı romanında ailesi Almanlar tarafından öldürülen 12 yaşındaki Herero yerlisi Jahohora'nın çölde hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi anlattı. Thomas Pynchon da 1963'te yayımladığı "V." adlı romanının bir bölümünde 1904'te Köpekbalığı Adası'ndaki toplama kampından söz etti. İngiliz yayın kuruluşu BBC, "Namibya - Soykırım" adlı belgeselinde Herero ve Namaların katliamını anlatırken, Halfdan Muurholm ve Casper Erichse, "100 Yıllık Sessizlik" adlı belgesel filmlerinde büyük annesi Alman askerlerinin tecavüzüne uğrayan 23 yaşındaki Herero kadınının öyküsünü paylaştı.

2- BELÇİKA : Belçika'nın katlettiği Afrikalı sayısı: 10.000.000

RUANDA :

Belçika Sömürge Krallığı'nın iç savaş çıkmasını sağladığı bir sömürge olarak Ruanda hem Almanya hem de Belçika tarafından zulme uğratıldı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanlar çekildi, yerine Belçika geldi. Resmî olarak 1962'ye kadar Ruanda ve Burundi'yi Belçika yönetti. Ruanda'nın yüzde 90'ı Hutu, yüzde 9'u Tutsi, yüzde 1'i ise Pigme idi. "Böl, parçala, yönet" taktiği icabı etnik bir ayrışmayı körüklediler. 1950'lerde başlayan bu etnik ayrışma 1994'e gelindiğinde tarihin gördüğü en kanlı iç savaşlardan birine sahne oldu. Fransa'nın etkin rol oynadığı soykırımda 100 gün içinde 1 milyon Tutsi ve ılımlı Hutu katledildi. 2 milyon kişi de göç etmek zorunda kaldı. Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand, 1998'deki mülakatında, "O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil" dedi.



KONGO :

Bahane hiç değişmedi. Dün ABD kitle imha silahları için Irak'a girip ülkeye demokrasi getireceğini söylemişti, bundan yaklaşık 150 yıl önce de Belçika kralı II. Leopold, Kongo Nehri civarındaki "köle ticaretiyle savaşmak için" Kongo'ya doğru yola çıktı. Kongo'ya sözde "daha iyi yaşam koşulları sunmak için" gelmişti. Sonunda 6 milyon insanın öldürüldüğü, yüz binlercesinin yeterli kauçuk toplama sınırına ulaşamadığı için elinin kesildiği ve II. Leopold'un resmî olarak tapulu malı hâline geldiği bir ülke oldu Kongo.

Belçika’nın Kara Tarihi: Kral II. Leopold’un Kongo Katliamı

Afrika kıtası denildiğinde akla ilk gelen zengin kaynaklar ve sömürge düzenidir. Sömürgecilik söz konusu olduğunda ise eleştirilerin çoğu İngiltere ve Fransa üzerinden yapılır. Ancak Afrika’daki sömürü düzeninde en az bu iki ülke kadar sorumlu olan bir diğer ülke de Belçika’dır. Belçika’nın bu kıtada uyguladığı politikalar ya Ruanda’da olduğu gibi soykırıma giden süreçteki altyapıyı hazırlamıştır ya da bugünkü ismiyle Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde olduğu gibi doğrudan katliamlarla sonuçlanmıştır.

Orta Afrika’da yer alan ve aynı bölgedeki Kongo Cumhuriyeti, Uganda, Ruanda, Burundi, Tanzanya, Zambiya, Angola, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Güney Sudan’la sınır komşusu olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti geniş yüzölçümüyle kıtanın en büyük ülkelerinden biridir. Sömürgecilik öncesi dönemde çeşitli krallıklar tarafından yönetilen ülke aktif ticaretle uğraşmış, Coğrafi Keşifler’den sonra da Avrupalı devletlerin ilgisini çekmeye başlamıştır. Atlas Okyanusu’na kıyısı bulunan ülkenin bu bölgelerinde Avrupalılar tarafından hem mal hem de köle ticareti yapılmıştır ve bu durum yaklaşık 5 milyon insanın hayatını etkilemiştir. Belçika’nın Kongo ile teması, Avrupalı devletlerin ülkenin orta kesimlerine ilerlemesiyle başlamıştır. Ülkede söz sahibi olmak isteyen Belçika kıtadaki diğer devletlerle güç mücadelesine girmiştir.

BELÇİKA KRALININ SÖMÜRGE ARZUSU

Afrika kıtasının zenginliklerinden faydalanmak için oldukça istekli bir tutum sergileyen Kral II. Leopold’un girişimleriyle Afrika’yı medenileştirmek (!) ve köle ticaretine son vermek için 1876 yılında Uluslararası Afrika Birliği kurulmuştur. Kurulan birlik Afrika kıtasının keşfinin planlanması ve finanse edilmesi için kullanılmıştır. Merkezi Brüksel’de bulunan birliğin, kuruluş planlarında ulusal komitelere ayrılması ve her bir komitenin bulunduğu ülke tarafından finanse edilmesi planlanmıştır. İngiltere ve Fransa’nın bölgede sağladığı hâkimiyeti kaybetmemek için diğer ülkelerle dostluk ilişkileri sürdürmeyi tercih etmesi Belçika’yı ön plana çıkartmıştır. Belçika, ulusal bir komite atayan ilk ülke olmuş, II. Leopold bu komiteyi kendi özel servetinden finanse etmiştir.

II. Leopold’un Kongo’nun zenginliklerinden faydalanma arzusu, Afrika’da araştırmalar yapan ve bunun için başta İngiltere olmak üzere çeşitli devletlerden destek alan gazeteci Henry Stanley’in ülke ile ilgili yaptığı çalışmalar ile birleşince, Stanley 1879 yılında görevli olarak Kongo’ya gönderilmiştir. Stanley, Kongo’da ticareti geliştirmek için yoğun çalışmalar gerçekleştirmiş, bunun için su kanalları kurulmuş, ticari ağlar oluşturulmuş ve okuma yazma bilmeyen yerel şefler Leopold ile anlaşmalar imzalamaya ikna edilmiştir. İmzalanan antlaşmalar Leopold’un isteklerine göre uyarlanarak uygulamaya geçirilmiştir. Belçika, Stanley’in çalışmaları sayesinde Kongo üzerindeki söz hakkını oldukça geliştirmiş, II. Leopold Kongo’daki toprakların tapularını kısım kısım ele geçirmiştir. 1884-1885 yılları arasında düzenlenen Berlin Konferansı’nda (Berlin Senedi) Belçika’nın uyguladığı politikalar olumlu sonuç vermiştir. Belçika’nın Kongo üzerindeki hâkimiyeti tanınmış ve bağımsız Kongo Devleti kurulmuştur. Kral Leopold, sahip olduğu tapular sayesinde Kongo’yu kendi özel mülkü haline getirmiştir.

ACIMASIZ UYGULAMALAR VE YAPTIRIMLAR

Afrika’yı medenileştirme fikriyle yola çıkan Leopold, Kongo’daki fildişi ve kauçuk gibi zenginlikleri sömürebilmek için çeşitli koloni düzenleri kurmuştur. Kongo’daki sömürgenin ilk yıllarında fildişi büyük öneme sahiptir. Bu dönem için fildişi heykel, mücevher, piyano tuşları gibi birçok alanda kullanılan değerli bir hammadde olduğundan Leopold için önemli bir gelir kaynağı olmuştur.

1890’lı yılların başında Avrupa’da gelişen sanayi ile birlikte kauçuk yeni bir zenginlik kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bisiklet lastiğinin ortaya çıkışı, gelişen otomobil sanayisinde kullanılan ara mallarda kauçuk kullanımıyla dünya çapında büyük bir ihtiyaç doğmuştur. Kauçuk ağacının olgunluğa ulaşmasının uzun yıllar alması nedeniyle mevcut durumda bu ağaçlara sahip olan ülkeler büyük avantaj elde etmiştir. Bu dönemde kauçuk ağaçlarına sahip en geniş ülke olan Kongo, Belçika tarafından önemli bir gelir kaynağı olarak kullanılmıştır. Kauçuk üretiminde en dikkat çeken nokta yerel halkın acımasızca bu üretimlerde çalıştırılmasıdır. Ağır şartlar altında çalıştırılan işçilerden, isyan edenlerin elleri ve ayakları çapraz kesilerek itaat etmeleri sağlanmaya çalışılmıştır. Kauçuk fiyatı arttıkça kotalar artmıştır. Fildişi ve kauçuk ya da diğer zenginliklerden birinin kotalarını bir kez bile karşılamayan erkekler, ellerinin ya da ayaklarının kesilmesi ile cezalandırılmıştır. Kotayı dolduramayan kişi yakalanamazsa ya da çalışmak için iki elini kullanması gerekliyse, askerler bu kişilerin eşlerinin veya çocuklarının ellerini kesmiştir.

BAŞARISIZ İNSANLAR VE SOYKIRIM ENDÜSTRİSİ

Belçika ekonomisine doğrudan katkı sağlayan Kongo’daki diğer ekonomik faaliyetler, yol inşaatları ve buharlı gemi kazanları için kesilen ağaçlardır. Kauçuk üretiminde olduğu gibi bu işlerde de yerel halk zorla çalıştırılmıştır. Bu işlerde çalıştırılan kadınların çoğu açlıktan, erkek kauçuk toplayıcılarının çoğu da çalışmaktan ağır şartlarda çalıştırılmaktan hayatlarını kaybetmiştir. Bu ağır çalışma koşullarından kurtulmak isteyen binlerce kişi köylerinden kaçarak ormanlara sığınmıştır, ancak barınak ve yiyecek eksikliğinden dolayı çalışan Kongolularla aynı kaderi paylaşmışlardır. Yerel halktan bazı gruplar ülkelerinde yaşanan sömürü düzenine karşı çıkmaya çalışmıştır. Başarısızlıkla sonuçlanan bu isyanların bastırılmasında kullanılan yöntem ateşli silahlar olmuştur. Ancak öldürülen insanların sayısının oldukça yüksek olması Belçika ekonomisine yeni bir yük getirdiği için bu durumu azaltmak adına acımasız bir yöntem geliştirilmiştir. Mermilerin israf edilmediğini kanıtlamak için, Kongolu askerler kullandıkları her mermi için öldürdüğü kişiye ait eli beyaz bir subaya teslim etmek zorunda bırakılmıştır. Birine ateş edilip ıskalanması ya da merminin gereksiz yere kullanılması durumunda yaşayan bir mağdurun eli kesilerek subaya gösterilmiştir.

AÇIĞA ÇIKAN KATLİAM

Kongo’da 1885 yılında başlayan acımasız sömürge döneminin gerçek yüzü 1900’lü yılların başında gazeteci Edmund Dene Morel tarafından dile getirilmeye başlamıştır. Denizcilik şirketinde çalışan Morel’in seyahatleri onun Bağımsız Kongo Devleti ile temas kurmasını ve bu ülkede uygulanan zulümleri öğrenmesini sağlamıştır. 1901 yılında çalıştığı şirketten ayrılıp, Kongo’daki korkunç durumu açığa çıkarmak için çalışmalara başlayan ve gazeteciliğe yönelen Morel zorla çalıştırma, çocukların orduya alınması, köylerin yakılması ve işkence gibi konularda kamuoyu bilinci oluşturmak için büyük çaba sarf etmiştir. Morel’in kampanyası sırasında ortaya çıkan kesilmiş ellerin, ellerini kullanmayan çocukların ve yakılmış köylerin fotoğrafları, tüm dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Belçika Parlamentosu 1908 yılında, İngiliz Hükümeti’nin ve halkın büyük bir kesiminin baskısı nedeniyle II. Leopold’un sömürge denetimine son vererek Kongo’ya el koymuştur.

SÖMÜRGE YÖNETİMİNİN ACI FATURASI : Soykırım ve Nüfusun Azalması

Sömürü dönemi boyunca uygulanan acımasız yöntemler nedeniyle birçok mağdur organlarını kaybetmiş, daha sonrasından da yaşamlarını sürdürebilmek için gereken temel tarım faaliyetlerini gerçekleştiremez hale gelmiştir. Bu durum da yetersiz beslenme, hastalıklar ve ölümlere neden olmuştur. Bir yandan ölüm oranları artarken, diğer yandan erkeklerin ve kadınların ayrı bölgelerde çalışmaya zorlanması, karşılaştıkları acılar nedeniyle yaşadıkları travmalar sebebiyle doğum oranları hızla düşmüştür. Tüm bu yaşananların etkisiyle 1880 ve 1920 yılları arasında Kongo’daki nüfusun, 20 milyon kişiden 10 milyona düştüğü tahmin edilmektedir.

Bağımsız Kongo Devleti’nden Belçika Kongosu’na dönüşerek ülke uzun yıllar Belçika’nın sömürgesi altında kalan Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 1960 yılında bağımsızlığını kazanmıştır. Sömürgecilik döneminden miras kalan olumsuz uygulamalar, etkisini günümüzde sürdürürken, ortak bellekteki acı hatıralar tazeliğini korumaktadır. Artık Afrikalılar, Avrupalıların soykırım ve hak ihlallerinin hesabını vermesi gerektiğini uluslararası kamuoyunda zikretmektedirler.

3- İNGİLTERE : İngiltere'nin köleleştirdiği Afrikalı sayısı: 5.500.000

Sömürgecilikte Hindistan, Singapur, Avustralya hattına öncelik veren İngiltere, diğer Avrupa ülkelerine nazaran Afrika'da daha az yer alsa da Uganda, Sudan, Gambiya gibi ülkelerle birlikte Afrika sömürüsünden payını almaktan da geri kalmadı. "Sömürü sektörü"nde Afrika, İngiltere için ikincil bir sektörden ibaretti.

GAMBİYA :

İngiltere ve Fransa Gambiya'yı alabilmek için mücadele ettiler. Fakat 1763'teki Paris Antlaşması ile Gambiya, Britanya Krallığı'na bırakıldı. 18 ve 19'uncu yüzyıl arasında üç milyonu aşkın insan Gambiya'dan Amerika'ya köle olarak taşındı. Gambiya 1965 yılında bağımsızlığını kazanarak İngiliz Milletler Topluluğu üyesi oldu. 2013 yılında bu oluşumu da terk etti.



Her fırsatta övgüler düzülen Batı medeniyetinin (!) önde gelen ülkelerinden İngiltere, Afrika kıtasında adeta soykırım yapmıştı. Yerli Kenya halkı işgalci İngilizlerin gaspettikleri çiftliklerde yıllarca köle olarak çalıştırıldı.

İngilizler, 1895 yılından itibaren Güney Afrika’dan Kenya’ya kadar uzanan Doğu Afrika sahillerine ve iç kısımlara beyaz insanları taşıyarak beyaz bir Afrika kurmayı planladılar.

Avustralya ve Amerika kıtasındaki İngiliz sömürgelerine gidecekleri Afrika’ya yönlendirmek için özel teşvikler verdiler. Hatta Hindistan sömürgesinden buraya yerleştirmek için Hintliler getirdiler.

Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’ye dönen askerlere Kenya’nın yerli halkının elindeki verimli araziler tahsis edilerek buraya yerleşmeleri sağlandı. Verilen arazilerin tapuları 999 yıllıktı. Getirilen bu İngilizler Kenya’da İngiliz aristokrasi sınıfına bağlı olarak yönetildiler. Bu sömürgeleştirme sonucunda Kenya halkı topraklarının % 75’ini beyazlara terk etmek mecburiyetinde bırakıldı. Yerli halk topraklarından çıkarılarak, burada kurulan beyazlara ait çiftliklerde köle olarak çalıştırıldılar.

Beyazların Kenya’daki toprak işgalleri 1936 yılına kadar devam etti. Afrika’daki İngiliz sömürgeleri içerisinde en fazla Avrupalı nüfusun bulunduğu Kenya’da 1950 yılında 60.000 beyaz göçmenin elinde 43.000 km2 toprak vardı. Toplam nüfusun % 1’ini teşkil eden Avrupalılar ülke genelinde ekilebilir arazilerin % 25’ine sahip olmuşlardı.

1949 yılında “Mau-Mau” adıyla İngilizler aleyhine başlatılan isyan giderek her tarafa yayıldı. Londra ayaklanmayı bastırmak için Kenya'ya askeri birlikler gönderdi, Hiçbir acıma duygusu olmayan İngilizler kısa süre içinde 15.000 Kenyalıyı gözlerini kırpmadan öldürdüler (Bir kısım araştırmacılara göre bu sayı iki kattır). İsyancılardan 100.000 kişiyi tutuklayıp hapse attılar.

Büyük mücadelelerden sonra Kenya, 12 Aralık 1963 tarihinde bağımsızlığına kavuştu.

İşte size kan, zulüm, gözyaşı vahşet ve katliam üzerine kurulu Batı medeniyeti...

4- İTALYA : İtalya'nın katlettiği Etiyopyalı sayısı: 750.000

Etiyopya Afrika'nın sömürge olmamış tek ülkesi. İtalya, Etiyopya'yı sömürgesi hâline getirmeye çalışsa da buna muvaffak olamadı. Etiyopyalılar daima direndiler ama katliamdan kurtulamadılar. İtalya 3 Ekim 1935'te Mussolini döneminde 400 bin kişilik bir ordu ile Habeşistan'a (Etiyopya) girdi. Habeşler bütün güçleriyle direndiler ama bir yerden sonra direnişleri kırıldı. İtalya, Etiyopya'da 5 sene kaldı ve toplamda 750 binden fazla insanı katletti.



Libya’da İtalyan egemenliğine direniş Birinci Dünya Savaşı boyunca da sürdü. 1922 yılında faşistlerin başa geçmesiyle Libya’ya yönelik tam sömürgeleştirme politikası başlatıldı. Geleneksel olarak Senusilere bağlılığıyla tanınan Berka’da Senusi tarikatının şeyhi Ömer Muhtar’ın (1862-1931) öncülük ettiği 1923’te başlayan Senusi direnişi, 1931yılına kadar sürdü. Ömer Muhtar 1931’de İtalyanlara esir düştü ve asıldı. 1935 yılında, Libya’yı “İtalya’nın dördüncü sahili” olarak anan Benito Mussolini, Libya’ya İtalyan göçmenler yerleştirmeye başladı. 1939 yılına gelindiğinde Libya’ya yerleşen İtalyanlar nüfusun %18’ine ulaşmıştı.

İkinci Dünya Savaşı döneminde Kuzey Afrika’daki harekat (1941-43), İtalyan sömürgeciliğine ağır darbe indirdi. Berka üç kez el değiştirdi, İtalyan göçmenler ülkelerine döndü, şehir Libyalı milliyetçilerin denetimine girdi. Sirte önce İtalyanların, sonra İngilizlerin, sonra Almanların, sonra yine İngilizlerin ve yine Almanların zafer ve hezimetlerini gördü. Senusilere 1942 yılında bağımsızlık sözü vermiş olan İngilizlerin baskısıyla İtalyan vesayeti ve Sovyet mandası önerileri reddedildi. Birleşmiş Milletler Kasım 1949’da Libya’nın birleşik bir krallık olarak en geç 1952 yılı başında bağımsız olması kararını aldı. Libya’nın özgürlüğünün, BM oturumunda Haiti delegesinin unutkanlık eseri verdiği bir fazla oyla gerçekleştiği söylenir.

Federal bir devlet yapısına dayalı anayasa hazırlandı ve 1950 yılında Senusi tarikatının İngiliz yanlısı önderi Sidi Muhammed İdris kral oldu. Senusiye, ilke ve amaçlarından bütünüyle uzaklaştı. Kral İdris’in Büyük Mağrip projesi vardı. Mağrip, kuzeybatı Afrika bölgesidir. Tarihte, Müslüman idaresi sırasında İber Yarımadası, Malta ve Sicilya’yı da içerirdi. Günümüzde Mağrip, dar manada Tunus, Cezayir, Fas ve Batı Sahra’yı içerir.

Libya ve Moritanya’nın da bunlara eklenmesiyle Büyük Mağrip diye adlandırılabilecek bölge ortaya çıkar. Mağrip, Berberilerin en yoğun olarak yaşadığı ve Berberi kültürünün en yoğun şekilde görüldüğü bir bölgedir. Bölge aynı zamanda, Arap kültürünün bir alt bölgesi özelliği gösterir. Örneğin Mağrip ülkelerinin kuskusa dayanan ortak bir mutfak kültürü vardır. Buna karşın Mısır ve doğu Arap mutfakları pirince dayanır. Ortak kültürün özellikleri Malta gibi çevre ülkelerde de hissedilir. Mesela modern Malta dili, Arapça’nın Mağrip ülkelerinde konuşulan aksanını taşır.

Trablus bölgesi halkı kendi bölgeleri için merkezi bir idareyi tercih ediyordu. Berkalılar ise Trablus’ta kurulacak merkezi bir idareden çekiniyorlardı. Fizan bölgesi ise diğer bölgelerden ayrı olarak kendi egemenliğini korumak istiyordu. Krallık kurulduğunda ortaya çıkan durum, ilerici Trabluslular ile gerici Berkalılar arasında zaten mevcut olan ayrılık, yıllar sonra 2011 yılında başlayan iç savaşta da kendini gösterdi.

5- FRANSA : Fransa'nın katlettiği Afrikalı sayısı: 3.500.000

Günümüzde bile hâlen Afrika'da birçok ülkeyi güdümleyen Fransa'nın bu kıtayı sömürmeye başlaması 16'ncı yüzyıla uzanıyor. Senegal'in başkenti Dakar'da yer alan Gorée Adası'nı Hollanda'nın elinden aldıktan sonra, sömürgecilik faaliyetinin başı olan köle ticaretine girişen Fransa, Afrika'da şu ülkeleri işgal etti: Cezayir, Gabon, Moritanya, Senegal, Gine, Fildişi Sahili, Kongo, Tunus, Komor Adaları, Madagaskar, Cibuti, Mali, Benin, Çad ve Fas. Fransa, I. Dünya Savaşı'nda yaklaşık bir buçuk milyon insanını kaybetti. Bununla birlikte bir milyonu aşkın insan da bu savaşta sakat kaldı. Toplamda üç milyona yakın yaralı vardı. İşin Fransa'yı ilgilendirmeyen tarafı ise bu insanların çoğunluğunun sömürge askerleri olmasıydı.

CEZAYİR :

Fransa'nın zulüm tarihinde merkezde duran Cezayir'i işgali 1830'a dayanıyor. 130 yıla yakın bütün kaynaklarıyla sömürülen Cezayir ve Cezayir halkı Abdülkadir el-Cezayirî'nin sömürgeliğe başkaldırısıyla harekete geçti. Henüz işgalin ilk yıllarında gerçekleşen bu direniş neticesinde Fransa 400 bin askerle ülkeyi kan gölüne çevirdi. Yüz binlerce Fransız'ı Cezayir'e yerleştirerek bölgenin demografik yapısını değiştirdi. Asıl kanlı zamanlar ise II. Dünya Savaşı sonrası Cezayir halkının bağımsızlık istemesi sonucu yaşandı. Halkın üstüne makineli tüfekle ateş açan Fransızlar 15 gün içinde 45 bin Cezayirli sivili katletti. "Setif ve Gualma Soykırımı" olarak tarihe geçen bu olay en kanlı zulümlerden biri oldu. Bu katliam bağımsızlık isyanlarının şiddetlenmesine yol açtı. 1954'te resmen başlayan Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1962 yılına gelindiğinde yapılan referandumda yüzde 99,72'lik sonuçla kabul edildi. Bu 8 yıllık dönem bir buçuk milyon Cezayirlinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı.



Fransızlar geçmişte sömürgelerinde yaptıkları katliamlarla bilinirler. Cezayir’de 1.5 milyon müslüman katlettiler. Ruanda’da 90’lı yıllarda Hutu ve Tutsi kabilelerinin birbirlerini katletmelerine yardımcı oldular.

Yeni Söz gazetesinden Müzeyyen Feyza Gürsu, 2015 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te yaşanan saldırıların ardından İslam’a karşı başlatılan operasyon üzerine Fransızların tarihine bir göz atmış ve Fransız devletinin özellikle Afrika müslümanlarını hedefleyerek uyguladığı vahşeti gazetesinde şöyle anlatmıştı:

13 Kasım 2015 Cuma günü 129 kişinin hayatını kaybettiği, 99’u ağır olmak üzere 352 kişinin de yaralı olduğu Paris’i kana bulayan saldırılardan sonra hedefe yine İslamiyet konulurken, sömürgeci Batı dünyasının ve Fransa’nın katliamları hâlâ hafızalarda canlılığını koruyor.

İnsan hak ve özgürlüklerinden dem vuran Fransa, bugün birçoğu açlıkla mücadele eden Afrika ülkelerinden Fildişi Sahili, Senegal ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nin de aralarında bulunduğu 14 Afrika ülkesini hâlâ sömürmeye devam ediyor. Fransa’nın sömürdüğü Afrika ülkelerinden yıllık 500 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği ifade ediliyor.

Yerini haritada bulamadığımız birçok ülkede kanlı izler bırakan Fransa tarihinin, önemli bir kısmı soykırım, sömürü ve katliamlardan oluşuyor. Geçmişte Fransa’nın, Orta Afrika, Cezayir, Fas, Tunus, Yeni Kaledonya, Madagaskar, Haiti, Komor, Senegal, Mali, Fil Dişi Sahili, Gabon, Kamerun, Gana, Gine, Benin, Ruanda, Laos gibi ülkelerde halka, Fransa’nın bugün yaşadığı olayların kat kat fazlasını yaşattığı tarihte acı bir şekilde kayıtlı. Yakın tarihte Mali’de sivillerin üzerine bombalar yağdırdı, sadece Cezayir’de 1,5 milyon insanı öldürdü ve askerleri binlerce Cezayirli kadına tecavüz etti.

Fransızlar geçmişte sömürgelerinde yaptıkları katliamlarla bilinirler. Cezayir’de 1.5 milyon müslüman katlettiler. Ruanda’da 90’lı yıllarda Hutu ve Tutsi kabilelerinin birbirlerini katletmelerine yardımcı oldular. İşte, Fransa’nın kanlı tarihi…

8 Mayıs 1945 Cezayir de soykırım günü

Yıl 1945.. Günlerden 8 Mayıs.. Fransa için kurtuluş, Cezayir için soykırım günü. Fransız sömürgesi Cezayir, Nazi Almanyası tarafından işgal edilen Fransa’nın kurtuluşu için gençlerini savaşa gönderdi. Karşılığında sadece bağımsızlığını istedi Fransa’dan. Fransa teklifi kabul etti. Almanya’yı, Cezayirli askerlerin desteğiyle yendi.

Günlerce süren katliam

Fransa’nın zaferi, Cezayir’de bayram coşkusuyla kutlandı. Sokaklara dökülen halk, kendilerine verilen bağımsızlık sözünün tutulacağı düşüncesiyle, kutlama yürüyüşleri düzenledi. Ancak Fransa, verdiği sözü tutmadı. Yürüyüşe katılan halkın üzerine işgalci Fransız askerleri tarafından ateş açıldı. Katliam günlerce sürdü. Masum insanlar, evlerinden alınarak kurşuna dizildi. Köyler ve kasabalar bombalarla yerle bir edildi. Fransız askerleri, tek suçları ülkelerinin bağımsızlığını istemek olan yaklaşık 45 bin Cezayirliyi katletti. Kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden onbinlerce Cezayirli, Fransız askerlerinin kurşunlarıyla can verdi.

Öldürmek yetmedi tecavüz ettiler

Askerler, yolda karşılarına çıkan Cezayirlileri rastgele öldürdü. Öldürmekle yetinmeyen Fransız askerleri, Cezayirli Müslüman kadınlara tecavüz etti. Cezayir’de bunlar olurken, Fransa’nın savaşı kazanması için ölümü göze alan Cezayirli gençler ülkelerine dönüyordu. Bağımsızlık hayaliyle yola çıkan gençler büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Onları, ölümün ve korkunun kol gezdiği sokaklar karşıladı.

Cesetler, ölüm fırınlarında yakıldı

Katledilen onbinlerce Cezayirlinin bir kısmı şehir dışında açılan dev çukurlara gömüldü. Bir kısmı ise, kamyonlara doldurularak kireç fırınlarında yakılmaya götürüldü. Cezayirlilerin cesetleri, Nazi fırınlarına benzeyen ölüm fırınlarında yakıldı. 1945 yılı, tarihe, Fransa’nın utanç yılı olarak kazındı. Tarih sayfalarına utanç olarak geçen bu katliam, Fransa tarafından görmezden geliniyor. Cezayir hükümeti, Fransa hükümetinden katliam konusunda defalarca özür talebinde bulunmasına rağmen, Fransa bu ayıbı bu güne kadar kabullenmedi.

Fransa’nın Ruanda katliamı belgelendi

Ruanda Araştırma Komisyonu, hazırladığı 500 sayfalık raporunda, “AB Dönem Başkanı” Fransa’nın bu ülkede, 1994’te yapılan soykırıma faal olarak katıldığına yönelik ithamlarına ilk defa resmiyet kazandırdı. BM verilerine göre 1994 yılının haziran-ağustos döneminde Ruanda’da 800 bin Tutsi ve ılımlı Hutu’nun ölümüyle sonuçlanan soykırım hakkında bir araştırma komisyonu oluşturulmuştu. Rapor, Fransa ve Avrupa’da bomba etkisi yarattı. Türkiye’yi her fırsatta sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan Fransa’nın Ruanda’da soykırım hazırlıklarından haberdar olduğu, bu hazırlıklara katıldığı, cinayetlerde faal rol oynadığı belirtiliyor. Bölgedeki “insani yardım operasyonlarına” katılan Fransız askeri birimleri, soykırıma doğrudan destek vermekle suçlanıyor.

Ölüm listesi hazırlamış

Raporda Fransa ayrıca, soykırımcılara istihbarat, strateji, askeri eğitim desteği sağlamakla, “öldürülecek kişilerin listesinin belirlenmesine katkıda bulunmakla”, “silah temin etmekle” suçlanıyor. Komisyon, raporunda, Ruanda hükümetine, “Fransa devletine karşı uluslararası kurumlarda suç duyurusunda bulunmasını ve dava açmasını” öneriyor. Fransa, çeşitli yöntemlerle Ruanda hükümetine baskılar yaparak söz konusu soykırım suçlamalarına resmiyet kazandırılmaması için çaba harcıyordu.

Fransa’nın Afrika ülkelerindeki katliamları

Fransa’nın Afrika’da gerçekleştirdiği tek katliam Cezayir katliamı değildir. Fransa hemen hemen girdiği tüm Afrika ülkelerinde benzer katliamlar gerçekleştirmiştir. Üstelik bu katliamlar Ortaçağ’ın karanlık zihniyetiyle değil 20. yüzyılın yani modern çağın modernist felsefesiyle, insan hakları, uluslararası hukuk gibi kavramların bütün dünya kamuoyunun literatürüne girdiği bir dönemde gerçekleştirilmiştir.

Benin

Sömürgecilerin Afrika’ya yayıldıkları dönemlerde bugünkü Benin kıyılarında köle ticaretinin önemli merkezleri kurulmuştu. Fransızlar köle ticaretinde ve daha başka alanlarda kendilerine sağlanan kolaylıklarla yetinmeyerek, bugünkü Benin topraklarında hüküm süren Dahomey krallarıyla 1861 ve 1868 yıllarında iki ayrı anlaşma yaparak Benin kıyılarına iyice yerleştiler.

Bu durum İngilizlerle aralarının açılmasına ve bazı çatışmalara yol açtı. 1882’de Porto Novo ve Kotonu’da himaye yönetimi kuran Fransız sömürgeciler ülkeyi tamamen işgale kalkıştılar. Dahomey kralı ve halkı buna karşı çıkarak silahlı mücadele başlattı. Ancak modern imkânlara sahip olan Fransız sömürgeciler kuzeye doğru ilerleyerek 1904’te Dahomey’i tamamen işgal ettiler. İşgalden sonra bu topraklar Fransa’ya bağlı bir genel vali tarafından yönetilmeye başladı. Bundan sonra zaman zaman Fransız sömürgesine karşı çeşitli ayaklanmalar oldu. Ancak işgalci Fransızlar bu ayaklanmaların hepsini kanla bastırdılar. Dahomey’in bağımsızlığını ilan etmesi ise 1 Ağustos 1960’ta gerçekleşti.

Burkina-Faso

Sömürgecilerin bugünkü Burkina-Faso topraklarına girdiği sırada bölgede Mossiler hüküm sürüyordu. Ancak o dönemde gerçekleşen bölünmelerden sonra ortaya çıkan Mossi krallıkları arasında iç savaşlar oldu. Fransız sömürgeciler 1897’de de güneydeki Gwiriko ve Wahabu devletlerini yıkarak bugünkü Burkina Faso topraklarının tamamını ele geçirdiler. Fransızlar bölgeyi 1904 yılında Yukarı Senegal – Nijer Birliği’ne bağladılar, sonra 1919’da Yukarı Volta adıyla ayrı bir sömürge haline getirdiler. Bu arada Fransız Milletler Birliği’ne bağlandı. 1932’de Sudan, Nijer ve Fildişi Sahili arasında paylaştırılan Yukarı Volta 1947’de yeniden tek bir ülke haline getirildi. Fransa’nın bütün hakimiyeti genellikle güç kullanımıyla devam etmiştir.

Gabon

1839’da, bugünkü Gabon topraklarını Fransızlar, Portekizlilerden satın alarak buraya bir sömürge merkezi kurdular. Bu satın alma işleminden sonra Fransızlar, Atlas Okyanusu kıyısına bir köle ticareti merkezi kurarak insanları zincirlere vurup satma işini sürdürdüler. Gabon’u Fransız Batı Afrikası’nın bir parçası haline getiren Fransızlar 1886’da burayı Fransız Kongo’suna bağladılar. Fransız sömürgesi döneminde Gabon’da geniş çaplı bir Hıristiyanlaştırma çalışması da başlatıldı. Fransız sömürgecilerin İslâmî çalışmaları engellemelerine ve Müslümanları kıskaca almalarına rağmen sömürge döneminde, Gabon’da Müslümanların sayısı daha da artmıştır. Bunda Fransız ordusunda görev yapmaya zorlanan Afrikalı Müslüman askerlerin de etkisi oldu. Bu Müslüman askerler Fransızların baskılarına rağmen ordudaki görevleri sırasında dinlerini yaşamaya devam ettikleri gibi çevrelerindeki insanlara da iyi muamelede bulunarak onların İslâm’a ısınmalarını sağladılar.

Gine

1885 Berlin Konferansı’nda Avrupalı sömürgeciler Batı Afrika topraklarının paylaşılması konusunda aralarında bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşmada Gine, Fransızlara verildi. Fransız sömürgeciler diğer Batı Afrika ülkelerinde yaptıklarını Gine’de de yaptılar. Ülkeden İslâm’ın izlerini silmek için İslâmî eğitimi yasakladılar, İslâmî medreseleri ve eğitim kurumlarını kapattılar, ilim adamlarını ya öldürdüler veya vatanlarını terk etmeye zorladılar. Onların yerine ülkenin her tarafına Hıristiyan misyonerleri yayarak Hıristiyanlaştırma çalışması başlattılar. Ancak halk işgal yönetimini hiçbir zaman benimsemedi ve Hıristiyan misyonerlerin propagandalarına da rağbet etmedi. Bağımsızlık arzusu da Ginelilerin gönüllerinden hiç silinmedi.

Kamerun

1916’da Fransızlar ve İngilizler Kamerun’u işgal etti ve aralarında paylaştılar. Bu paylaşmada ülkenin dörtte üçünden fazlası Fransızların payına düştü. Fransız ve İngilizlerin Kamerun üzerindeki hâkimiyetleri 20 Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti tarafından da onaylandı. Fransız ve İngiliz işgalciler, bu ülkeyi onlardan önce işgal altında tutan Almanların yaptığı gibi Müslümanlara baskı ve misyonerlik faaliyetlerine ağırlık verme işini sürdürdüler. Misyonerler daha çok yerel dinlere mensup animistler arasında etkili oldular. Müslümanların sayısında hiçbir azalma olmadı. Aksine artış oldu. Fransız Kamerunu denilen kısım, 1 Ocak 1960’ta BM gözetiminde gerçekleştirilen bir referandum sonucunda bağımsızlığını elde etti.

Moritanya

Sömürgeci güçler Senegal ve Moritanya konusunda aralarında uzun süren bir kavga sürdürmüşlerdir. Bu kavga 1814 Vaterlo savaşından sonra Napolyon’un diğer sömürgeci güçleri yenilgiye uğratmasının ardından imzalanan anlaşmayla Senegal topraklarının, hâkimiyet sınırlarını genişleten Fransa’ya bırakılmasıyla sona erdi. Fransız sömürgeciler Moritanya’yı ele geçirmek için 19. yüzyılda birçok kez saldırılar düzenledilerse de başarılı olamadılar. Ama bu işi fitne yoluyla başarabildiler. Fransız sömürgeciler bazı fırsatları kullanarak birtakım kabile başkanlarıyla ilişki içine girdiler ve bu ilişkiler sonunda Araplarla Berberiler arasına düşmanlık sokmayı başardılar. Bunun üzerine çıkan Arap – Berberi kavgasından yararlanan Fransız sömürgeciler 1903 yılında Moritanya’nın Trarza bölgesini ele geçirdiler. Fransızlar Moritanya’yı işgal ettikten sonra ülkenin her tarafına yaydıkları misyonerler vasıtasıyla geniş çaplı bir Hıristiyanlaştırma çalışması başlattılar. Ancak dinlerine son derece bağlı olan Moritanya Müslümanları arasında Fransızların saldığı Hıristiyan misyonerler hiçbir başarı elde edemediler.

Nijer

Nijer toprakları 19. yüzyılın sonlarında Fransız sömürgeciler tarafından işgal edildi ve 3 Ağustos 1960 tarihine kadar Fransız işgalinde kaldı. Fransız işgalciler diğer Afrika ülkelerinde başvurdukları baskı ve Hıristiyanlaştırma uygulamalarına aynen Nijer’de de başvurmuşlardır.

Senegal

Bugünkü Senegal topraklarında, sömürgecilerin bölgeye girmelerine kadar Murabıtlar devleti hüküm sürüyordu. Bu devletin hakimiyeti, sömürgecilerin 1885 Berlin anlaşmasıyla Batı Afrika topraklarını aralarında paylaşmalarına kadar sürdü. Fransız sömürgeciler işgal ettikleri diğer Afrika ülkelerinde olduğu gibi Senegal’de de hâkimiyetlerini sağlamlaştırabilmek amacıyla geniş çaplı Hıristiyanlaştırma faaliyetleri başlattılar. Ancak bu konuda hiçbir başarı elde edemediler. Ülkede kurulmuş olan İslâmî eğitim kurumlarının ve Müslüman ilim adamlarının gösterdikleri gayretlerin, Hıristiyanlaştırma çalışmalarının sonuçsuz kalmasında önemli etkinliği olmuştur.

Tunus

Tunus, 12 Mayıs 1881’de Fransız sömürgeciler tarafından işgal edildi. Bundan sonra Fransızlar ülkeye “yüksek komiser” dedikleri genel vali tayin ederek yönetmeye başladılar. Fransızlar işgal ettikleri bütün diğer ülkelerde başvurdukları zulüm uygulamalarına burada da başvurdular. Bu zulme karşı bağımsızlık yanlısı örgütlenmeler ve bazı ayaklanmalar oldu. Ancak bütün bu ayaklanmalar insafsızca ve kanlı bir şekilde bastırıldı.

Çad’da 400 âlimi katletti

1881’de Tunus’u işgal eden Fransa, bugünkü Mali, Çad, Nijer ve Orta Afrika Cumhuriyeti topraklarını da ele geçirerek bir sömürü düzeni kurdu. Fransızların 1917’de Çad’da dini hayatın yeniden düzenlenmesi için düzenlediği sempozyuma 400 kadar bilim adamı katıldı. Ancak kısa bir süre sonra Fransız güçleri salonu basarak bilim adamlarının hepsini katletti. Mali 1959’da, Çad, Nijer ve Orta Afrika Cumhuriyeti ise 1960’da bağımsızlığını ilan ettiler ancak bugün hâlâ Fransa’ya haraç ödemeye devam ediyorlar.

Orta Afrika’da Fransız zulmü

Müslüman dünyasının tarihten bu yana her geçen gün kan ağladığı bu dönemlerde yaşanan trajik olaylara bir de Orta Afrika’daki Müslümanların acısı eklendi. 2015 Aralık ayından bu yana Orta Çağı aratmayan vahşet görüntüleriyle gündeme gelen Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Müslümanlara uygulanan kitlesel katliamlar sürüyor. Arakanlı Müslümanlara uygulanan Müslüman avının bir benzerinin yaşandığı bölgeden kaçan Müslümanlar milyonla ifade ediliyor. Afrika’nın en yoksul ülkelerinden biri olan Orta Afrika Cumhuriyeti’nde 2003 yılında gerçekleştirilen son nüfus sayım sonuçlarında elde edilen bilgilere göre, ülke nüfusunun yarısını Hristiyanlar oluşturuyor.

Müslümanların oranı ise yüzde 10 ila 15 arasında. Yerli çetelerin Müslüman azınlığa karşı başlattığı soykırım girişimi Fransa gözetiminde yapılıyor. Ocak ayında BM Güvenlik konseyi Fransız ve Afrikalı askerlerin ülkeye müdahalesine onay vermişti. Fransa’nın, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde görev yapan bin 600 askeri geçen sürede şiddeti engellemek adına bir varlık göstermedi. Orta Afrika’da, Fransa’nın desteklediği, finanse ettiği, silahlandırdığı Anti Balaka örgütü, binlerce masum Müslüman’ı diri diri yaktı, pala ile bedenlerini doğradı, hatta insan eti yiyenlerin yaşadığı yörelere götürüp bu parçalanmış etleri pazarda sattı.

Fransa gözetiminde Müslümanları yaktılar!

Fransa ve Almanya’nın ortak işgal birliği kurmayı planladığı Orta Afrika Cumhuriyetinin başkenti Bangui’de meydana gelen olaylarda, Fransa’nın silahlandırdığı ve cesaret verdiği Hristiyan çetelerin saldırısına uğrayan Müslümanlar sokak ortasında vahşice diri diri yakılarak öldürüldü. Sokaklarda sürüklenerek başkentin en işlek meydanına getirilen Müslümanlar daha sonra üzerlerine benzin dökülerek araba lastikleriyle yakıldı. 1900’lerin başından beri Fransa, Orta Afrika Cumhuriyeti’nin kaynaklarını sömürdü, bu sömürüyü sürdürmek için binlerce insanın bedenlerinin diri diri yakılmasını, palalarla parçalanmasını ve pazarda satılmasını bile göze alıyor. Ve bunun adı asla terör olmuyor. Fransa, ustalıkla işin içinden sıyrılabiliyor…

Batı ile ‘terör’ kelimesi yan yana gelmiyor

*Myanmar’da, Arakan’da yine Batılı ülkelerin istihbarat örgütlerinin domine ettiği bazı fanatik gayri Müslim unsurlar, binlerce Müslüman’ı diri diri yaktı, vahşi biçimde katletti. ‘Terör’ kelimesi kullanılmadı.

*İsrail, Gazze’de okulları, hastaneleri, ambulansları, halka gıda ve ilaç yardımı taşınan tünelleri, şehrin elektrik ve su santrallerini, sivil yerleşim merkezlerini vurdu. BM denetimindeki okulları ve siviller için kullanılan sığınma mekânlarını bombaladı. Kısaca İsrail, yıllarca Filistin’de insan öldürüyor ama İsrail’le terör kelimesi asla yan yana gelmiyor.

*Bosna’da binlerce kadına tecavüz eden, yüz binlercesini vahşi biçimde katleden Sırp ve Hırvat’ların bu vahşetini Avrupa ve ABD yıllarca seyretti. Ve ne tuhaftır ki ‘yine terör’ kelimesi kullanılmadı.

*132 yıl Fransa’nın işgalinde kalan Cezayir’de Fransız askerleri kadınlara tecavüz etti. Bu süre içinde Fransız işgalciler 1,5 (bir buçuk) milyon Cezayirliyi hunharca katletti. Halen Orta Afrika’da Müslüman zulmünü ve katliamını sürdüren Fransa’ya da ‘terörist’ denilmiyor.

6- HOLLANDA :

Dünyanın birçok yerinde sömürge faaliyetlerini sürdüren Hollanda deniz ticareti noktasındaki en önemli faaliyetini Cape Town'da gerçekleştirdi. Hollandalılar 1652'de Ümit Burnu'na gelerek işgalin ilk adımını gerçekleştirdiler ve vatandaşlarını buraya yerleştirmeye başladılar. İşgal bölgelerinde 20 bini aşkın Hotanto yerlisi köle olarak çalıştırılırken 30 bine yakın da siyahi köle vardı. Cape Town daha sonra sömürgeyi İngiltere'ye bıraktı.



Hollanda’nın geçmişi Sömürü ve katliam

Türklere yönelik ırkçı ve faşist uygulamalarıyla insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek olan Hollanda’nın geçmişi de katliamlarla dolu... Sadece Endonezya ve Srebrenitsa’da en az 160 bin kişinin ölümünde parmak izi var.

Türk bakanlara ve gurbetçi Türklere yönelik ırkçı ve faşist uygulamalarıyla insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek olan Hollanda’nın geçmişi de katliamlarla dolu... Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’yı Rotterdam’daki Türk Konsolosluğu’na girişine izin vermeyen ve sınır dışı eden Hollanda’nın tarihi de soykırım ve katliamlarla dolu. Bakan Kaya’ya destek için konsolusluğun önüne gelen Türk vatandaşlarına atlarla, itlerle saldıran Hollanda polisi kanlı geçmişlerine benzer özellikler taşıyor. İşte Hollanda’nın katliamlarından bazıları.

İŞTE UYGARLIKLARI(!)

Hollanda tarafından yapılan insanlık suçları:

SREBRENİTSA: 1995’de Srebrenitsa’da 8 binden fazla Bosnali Müslümen, Sırp Ordusu tarafından öldürüldü. BM, Srebrenistsa’yı ‘güvenli bölge’ ilan edip bölgeyi Hollandalı askerlerin denetimine bırakmıştı. Ancak Hollanda, 5 gün boyunca devam eden katliamı önlemeye yönelik hiçbir girişimde bulunmadı. Askerlerin gözü önünde gerçekleşen katliama seyirci kaldı. Hague bölge mahkemesi Hollanda’nın katliamdan sorumluluğu olduğuna hükmetti.

HOLOKOST: 2.Dünya Savaşı boyunca yaklaşık 102 bin Hollandalı Yahudi öldürüldü. Bu Yahudilerin birçoğu, yerel Nazi taraftarlarınca Nazi Subaylarına teslim edildi. Hollanda polisi, Yahudilerin Nazilere teslim edilmesi ve kamplara taşınmasında aktif görev yaptı. Kamplara taşınan bu Yahudilerin yüzde 90’ı yaşamlarını yitirdi. Hollanda bu sebeple Yahudilere 180 milyon dolar tazminat ödedi. Ancak konuyla ilgili özür dilemedi.

RAWAGEDE KATLİAMI: 1945’te Hollanda, sömürü altındaki Endonezya’nın bağımsızlık talebini katliamla karşılık verdi. Hollanda sömürge güçleri 1945- 1949 yılları arasında kadın ve çocuklar da dahil olmak üzere, yaklaşık 150 bin Endonezyalı’yı katletti. Rawagede Katliamı, bu dönemin kıyımlarından sadece bir tanesi. 1947’de Hollanda askerleri Endonezya’nın Jawa adasında bir günde 430 kişi katledildi. BM bu durumu 1948’de “kasti ve acımasız” diye niteledi.

HOLLANDA BATI HİNDİSTAN ŞİRKETİ: Sömürge dönemleri boyunca 550 bin kişiyi köleşeştirdi ve köle ticareti yaptı. Bu kölelerin bir çoğu Hollanda sömürgelerinde bulunan çiftliklerde ve aristokratların evlerinde çalıştırıldı. 2001’de Hollanda Başbakanı Roger van Boxtel, kölelikten dolayı derin pişmanlık duyduğunu ifade etti.

ÇİNLİ KATLİAMI: 1740’da Hollandalı koloni askerleri, bugün Jakarta’da bulunan Batavia sahil kentinde 10-12 gün içinde 10 binden fazla yerli Çinliyi katletti.

KIZILDERİLİ KATLİAMI: Kuzey Amerika’daki ilk Hollanda kolonisi 1615’te Fort Nassau’da kuruldu. Hollandalılar ilk başta daha karlı olan kürk ticareti ile uğraştı. 1640’dan itibaren bölgede Hollandalı yerleşimcilerin sayısı arttıkça yerli katliamı da artmaya başladı. Hollandalı yerleşimciler kendilerine sığınmak isteyen yerleşimcileri katletti. 5-6 yaşındaki çocuklar anneleçrinin kucaklarından alınarak parçalandı. Bazıları alevlere bazıları ise nehirlere atıldı.

KÖLE TİCARETİ: Hollanda Doğu Hindistan Şirketi, Madagaskar, Endonezya, Hindistan ve Sri Lankalı köleler çalıştırıldı. Bazı dönemlerde sömürgelerdeki bir Hollandalı’ya yaklaşık 200 köle düştüğü görüldü.
 
  • Beğen
Tepkiler: Ugur
İlginizi Çekebilecek Benzer Konular
Üst